|
|
 1 Nisan 2012 |  Kategori: Askerlik |
Откъде да купя икона
Göksel’i ilk tanıdığımız çıkış şarkısındaki gibi ‘Sabır, sabır, ya sabır’. Veyahut ‘ya sabır’ diyerek tesbih çekip Allah’tan sabır dileyenler gibi. Sabrediyorum.
Şafak sıkıştırmasının tek çaresidir sabır. Askerlikteki günler azaldıkça, er ve erbaşların kamuflajlara sığamaması, sıkıntı göstermesidir şafak sıkıştırması. Herşey batar, asabiyet artar, tahammül azalır, alınan emirler daha bir gönülsüz yapılır, küfürler 8 kamyoncu gücünde edilir.
Yapacak birşey yoktur, günler günlerin ardından, şafaklar şafakların ardından batırılacaktır, doğan güneşi görene kadar!
Bugün 45 havada. İçim sıkılsa da, koşup İzmir’e geri dönmek istesem de, evime yatağıma kavuşup 45 gün boyunca oradan hiç kalkmamak istesem de, yapacak birşey yok. Sabretmekten başka!
Şu önümdeki 45 günün mottoları şunlar olacak:
“Sabır acıdır, meyvesi tatlı”
“Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur”
“Sabreden derviş muradına ermiş”
“Sabreyle işine, hayır gelsin başına”
“Sabrın sonu selâmettir”
“İmanın yarısı sabır, yarısı şükürdür”
 18 Şubat 2012 |  Kategori: Askerlik, MeGu |
Художник

Askerlik en basit insan hakkı olan özgürlüğü kısıtlayan birşey. Komutanlarımızın da dediği gibi bu süre zarfında hepimiz birer devlet “mal”ı oluyoruz. Tabii burada “mal” derken hangi manada dediği tartışmalı bir konu. İnsanın hayatını, geçmişini ve geleceğini düşünecek çok vakti oluyor. Nöbetlerde boşluğa devletin bir “mal”ı olarak “mal mal” bakarken insanın beyninde yüzlerde flashback ve flashforward betimleniyor. Zaman geçtikçe de hayatındaki en basit, en ufak, en farkına varılmayacak şeyin bile değerini anlıyor.
“Küçük şeyler hepsi minicik şeyler, bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren” demiş ya Bülent Ortaçgil hani. Doğru demiş. An geliyor o ufacık şeyler insana çok koyuyor. Özlenen şeyler hep ufak şeyler oluyor zaten. İzmir’i özledim demiyorsun, İzmir’de denize karşı oturup bira içmeyi özledim diyorsun. Sevgiliyi özledim demiyorsun, sevgilinin koynunda mayışmayı özledim diyorsun. Anamı değil anamın kokusunu özledim diyorsun. Evimi değil, evimde bacaklarımı uzatıp saatlerde boş boş TV izlemeyi özledim diyorsun… Sıralamak gerekirse;
- Evde eline patlamış mısırı alıpda sezonlarda dizi izlemeyi
- Yemekten sonra oturup anne baba ile orta Türk kahvesi içmeyi
- Sabah kalktından sonra yatağı dağınık bırakmayı
- Günlerce sakal traşı olmamayı
- Pazar günü sırf kafama estiği için Çeşme’ye basıp gitmeyi
- Bir telefon geldiğinde evden üstüne birşey geçirip Alsancak’a kahve içmeye çıkmayı
- Sevgilinin “balik balik balik” lamasını dinlemeyi
- Boş boş sokaklarda yürümeyi
- Kanka ile Facebook üzerinde gördüklerimi ayıp mesajlar ile paylaşmayı
- Bir bşaka kanka ile hiç bıkmadan usunmadan yok katedip nargile içmeyi
- Bambaşka kankalar ile oturup rakı üstüne viski içmeyi
- Swissotel’in çatısından Cumhuriyet Meydanına bakmayı
- Kordon’da gün batımında sulu soğuk bira içmeyi
- İnternetten alışveriş yapmayı
- Sevgiliye “dırt”lamayı
- Cep telefonundan istediğim anda istediğim kişiyi aramayı, mesaj atmayı, mail bakmayı, dünyaya bağlanmayı
- İzmir’in güzel kızlarına bakıp not vermeyi
- Yakalanıp Diva dergisinin içindeki salaklara bakmayı
- Her yağmurda, her trafik sıkışıklığında İzmir belediyesine küfretmeyi
- Araba kullanmayı!
- Sıcak kumlardan soğuk sulara atlamayı
- Oturarak sıçmayı
- İstediğim anda sıcacık duşa-banyoya girebilmeyi
- Hergün aynı kıyafeti giymek yerine gardrop başına geçip bugün ne giysem demeyi
- Düzensiz Ipod’umdaki 9000 şarkıdan shuffle’ın gücü ile o an için olan mükemmel şarkıyı dinlemeyi
- Saatlerde VH1 izleyip müzik eşliğinde kanepede sızmayı
Özledim ulan!
 18 Şubat 2012 |  Kategori: Askerlik |

Askerlik ile Lost adası arasında çeşitli benzetmeler kurabiliyorum. Bunlardan birisi de zamanın askerlikte de, Lost adasında da geçmemesidir. Günler günlerin ardında, hergün birbirinin tekrarı gibi. Bugün aslında dündü kıvamında, “same shit different day” kuramına uygun. İlk günlerde 1 gün 1 hafta gibi geçiyordu. Birgün önce olan bir olayı anlatırken geçen hafta diye anlatabiliyorsunuz telefonda başka birine.
Atalarımız “Sayılı Gün Çabuk Geçer” derken askerlik kuramı sadece Yeniçeri Ocağı ve Tımarlı Sipahiler gibi profesyonel askerlik düzeyinde idi. Kimsecikler Osmanlı’da şafak saymıyordu kanımca. Eğer sayıyor olsaydı böyle bir lafı etmez, edemezlerdi!
Sivildeyken 1 hafta, 1 ay nasıl geçer anlamazdım. Halen de telefonda arkadaşlarım ve ailem ile görüştüğümde günler geçiyor işte derler. Nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Askerde ise her dakikanın önemi var geçen. Günde hiç bakmıyorsam en az 40-50 kere saate bakıyor buluyorum kendimi acaba kaç oldu diye. Sayılı gün, zaman görecelidir. Sivilde önemsiz iken akar gider, askerde önemli iken havada asılı kalır.
Buna bir başka güzel örnek de çarşı izni ve nöbet arasındaki farktır. Çarşı iznine çıktığında, dışarıda zaman akıyor geçiyor, bir bakmışsın farkına varmadan 9 saat geçmiş, akşam olmuş, geri dönmen gerekiyor. Ancak 2 saatlik nöbette vakit akmıyor, geçmiyor.
O yüzden siz siz olun, askerdeki tanıdıklarınıza “Aaa çok çabuk geçti valla bak kaç gün kalmış, daha dün gibi gittin, nasıl gittin geldin anlamadın” gibi onun sinir katsayısını artıracak saçma cümleler sarf etmeyin =) Samimiyet seviyenize göre içinden küfredebilir, dışından küfredebilir ya da kovalayabilir…
 18 Şubat 2012 |  Kategori: Askerlik, Şiir |
Askerde 10 roman 15 sudoku kitabı bitirdim diyenleri hiç anlayamıyorum. Ben kitap okuyacak kadar rahat bir vakit bulamıyorum buralarda. Saat 17′de mesai bitiyor, hemen mal gibi gazinoya gidip Kanal D’de “Arka Sokaklar” dizisini açarak tepkisiz bir şekilde beynimi uyuşturuyorum. İyi geliyor, uyuşan beyin fazla germiyor adamı. Üstüne 18′de yemek var. Yemekten sonra yine bir gazinoya gidip kola + çiğdem faslı yapıyorum, nöbet ve benzeri angarya olmazsa. Ee zaten yat dediğin şey 21:00 ile 21:30 arasında ki ben ilk okulda bile en erken 22:00′de yatağa zorla yatırılıyordum ebeynlerim tarafından. Kitap okuyacak vakit ne zaman? Gece Allah’ın emri nöbet var bazen uykusuz kaldığım için 20:00′de bile yatağa yatabiliyorum.
Ancak kapalı binada tutulan nöbette üç beş birşey okuyabilirsin o da nöbetçi çavuş ya da subaylara yakalanmadan. Yine bir silahlık nöbetinde çekmecede Ataol Behramoğlu’nun 2002 senesinde yayınlanmış “Yeni Aşka Gazel” isimli şiir kitabını bulup, belki de hayatımda ilk kez, okudum. Şiir alınıp ele okunur mu derdim, can sıkıntısından okunuyormuş. İçinde bir çok şeye yazılmış gazeller var. Ancak benim en çok hoşuma giden kitaba da ismini vermiş olan “Yeni Aşka Gazel” oldu…
YENİ AŞKA GAZEL
Uçurumlardan geçerek gelirim sana
Delice, uçarak gelirim sana
Unutup kederle biteni nice kez
Merak merak gelirim sana
İçim şarkılarla dolup taşarken
Dilim dolaşarak gelirim sana
Aklım bir pazar yerinden karışık
Gönlüm tepetaklak gelirim sana
Yeniden öğrenmek için her şeyi
Bildiklerimi unutarak gelirim sana
Dünyaya henüz gelenden farksız
Çığlık çığlık, çırılçıplak gelirim sana
Kopar diye köklerimden beni yine
Uçur diye ey aşk, gelirim sana…
 29 Aralık 2011 |  Kategori: Askerlik |
Богородица
Bugün itibariyle ‘yemin töreni’ denilen acemi askerliği bitirip, usta askerlik dönemini başlatan seremoniyi yaşadım. Garip bir duygu. Askerlik ondan da garip. Ailemin gelişi ile ‘evci izni’ denilen hakkımı kullanıp sivile çıktım. Sivil hayatın içine düşmek de garip. Ama halen asker olduğum için bunları buradan yazamayacağım. Ama merak etmeyin, kağıt kalemle her günümü ve her günümün garipliklerini yazıyorum! 1 Haziran’da yayınlayacağım!
17 gün geçti. Bu sizler için çabucak geçmiş olabilir ama benim için 17 hafta gibi geçti. Ama artan bir hızla. Zamanla günler günlerin ardından geçecektir. Ne diyeyim azı gitti çoğu kaldı!
|
|