Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Saltuk Erginer – Neyzen T

Twitter’da keşfettim bu şarkıyı. Sonra merak ettim kimdir bu Saltuk Erginer araştırdım. Soul deniyormuş bu yapılan müziğe. Albümü var Sisifos Hikayeleri diye. Edindim hemen ve daha ilk dinleyişte bir kaç harika şarkı olduğu kanısına vardım gibi. Onlar hakkında bilahere yazarım.

Bu Neyzen T şarkısı beni benden aldı. Bu gerçekten Neyzen Tevfik’in bir şiiri mi bir bilgim yok bazı kaynaklar onun adıyla yazıyor sözleri. Saltuk Erginer’in ağzına da yakışıyor küfür. Okkalı okuyor şarkıyı…

Ahanda şarkı sözleri;

Benbu dünyanın devr-i devranını

İzzet-i
nefsini sikiyim,

Yansın
bu ibneler,

Su
veren itfayenin hortumunu sikiyim,

Ben
delimiyim Mecnun gibi,

Bir
am için çöllere düşeyim,

Verirseverir, vermezse Leyla’yı da sikiyim…


Kaan Sezyum’dan Hayat ve Anlamı

Radikal gazetesi yazarı Kaan Sezyum’u daha önce hiç okumamıştım, twitterda da görüyordum ama takip etmiyordum. Kaan Sezyum’un eşi Nursel Hanım 3 Mart günü geçirdiği beyin kanaması sonucunda 13 Mart’ta aramızdan ayrılmış. Kaan Sezyum’un duygularını tamamen anlamak imkansız… Yazdıklarını okudum ve gözlerim doldu… Paylaşmak istedim…

Hayat ve anlamı

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.

Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.

Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.

Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.

Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.

Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.

Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.

Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,

Bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.

Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.

Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.

Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?

Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.

Twitter’da Ben

Bu ara Twitter’da takılmak bana Facebook’tan daha çok zevk veriyor. Twitter hesabımla da Mental Masturbasyon Facebook sayfamı senkronize ettim, Twitter’da ne yazsam Mental’de yankılanıyor.

Twitter Facebook gibi kolay değil. İlk başlarda insan yadırgıyor. O başlangıç süresini iyi atlatamazsanız bir daha hiç Twitter’a girmezsiniz. Sıkıcı ve manasız gelir. Ancak yazdıklarınızın arkadaşlarınızdan başlayıp tanımadığınız onlarca insana gitme ithimali çok hoş bir duygu.

Twitter zaten internet literatüründe mikro blogging olarak adlandırılıyor. Zaten uzun uzadıya blog yazan biri olarak mikro blog yazmak bana koymaz. Twitter’ın en güzel olayı mobil yaşamla uyumunu sağlayan bir sürü yazılım ile uyumlu olması. Yolda yürüyorsun, aklına komik birşey mi geldi tak twitle. İlginç birşey mi gördün? Çek fotoğrafını tak twitle.

Bazen öyle komik şeyler yazılıyor ki, twit okurken kahkalar atıyorum. Genelde de arkadaşlarımı ve Türk ünlüleri takip ediyorum. Yabancılar beni pek sarmıyor…

Kurumsal firmalarında twitter’da yer alması onlar için çok büyük avantaj. İnsanlar kullandıkları servislerin ya da firmaların yapacağı duyuruları twitter kanalı ile takip edebiliyor. Mesela ben Markafoni ve Limango‘nun twitterlarına üyeyim. Yeni bir ürün geldi mi hemen haberim oluyor.

Geçen gece ulan ben bu twitter’a ne zaman girdim, ilk ne yazdım diye düşündüm. Düşünmenin sonuç olmadığına karar verip ilk twitime kadar indim. Ve şaşırdım. Ben de ilk başta twitter’a üye olup, sonra tam 1 yıl boyunca 1 twitten başka birşey yazmamışım. Taaki Erdil Yaşaroğlu’nu canlı yayında twitlerken görene kadar. Özenmişim ve başlamışım yeniden twitter’a. Hastasıyım Erdil Yaşaroğlu’nun bu arada. Saygılarımla…

2009 Yazından 2010 Baharına Fotoğraflarım

Amatörce çektiğim, üzerine bol bol oynayıp güzelleştirmeye çalıştığım foto denemelerim.

Bahar Lokmalar Bedford Direksiyon

Duvarkağıdı Begonvil Capon Gülü Narenciye

Top Reynbov Metalmeccanica Sepet Şemsiye

Çeşme Kavun IPod Man Kurbaa Cila Votka

İskele Rabıta Ağaç Cold Blue Drinks Ayın Gündüz Şavkı

Bacak Bacak Üstüne HayHils Electric Jelly Fish Bodrum Kaleden Bodrum Çarşı

Güneş Şavkı Bodrum Bodrum Kaleden Bodrum Marina Gerçek Bodrum Manzarası Manastırdan Bodrum Kalesi

Germiyan Koyu - Çeşme Many Moods of KG Soap Foam Sayko

Küba Cohiba Purosunun Hayal Kırıklığı Yaratan Fabrikası

Küba purosu, lezzeti, görünüşü ve kokusuyla sigara içmeyen adamın bile ağzını sulandıracak güzellikte bir purodur. Yıllardır geyiği vardır, Küba purolarının güzelliği kadınların baldırlarında sarılmasından gelir diye. Şehir efsanesidir tahminen ama gene de insanın hoşuna gider böyle birşeyin gerçek olması ihtimali bile.

Cohiba’da Küba puroları arasında en başarılı ve dünya çapında nam salmış puro markalarından biridir. Aslında iki tane Cohiba markası vardır. Biri Dominik Cumhuriyeti’nin Cohibasıdır. Orjinali ise Küba Havana menşeiilidir. Dominik Cumhuriyetin’de kurulmuş olan Cohiba puro fabrikası, Küba devriminden kaçmış Küba’lı puro üreticileri tarafından kurulmuş bir fabrikadır.

Cohiba purosunun özelliği Küba’nın en iyi tütünlerinden yapılmış olmasıdır. Yıllar yılı bu purolar Fidel Castro ve Küba’nın bürokratları  için özel olarak üretilmiş ve satılmamış. . 1982 yılında da halka satışa açılmış. Küba ambargosu ve soğuk savaş yıllarından çok zor bulunan değerli bir diplomatik hediye olarak elden ele dolaşmış. Şanı da zamanında zor bulunan bir puro olmasından kaynaklanıyor.

Bu aşağıdaki görüntüler Cohiba’nın fabrikasından. Nerede o güzel baldırlı Küba kızları? Bildiğin puro sarmaktan sararmış manikürsüz tırnakları ile seri üretime bağlanmış hatunlar. Hayal kırıklığının resmi işte 🙂