Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Facebook’ta Yaşanan Ömürlerimiz

 

Hayatımız iyice sanal oldu. Aramak, hatta SMS atmak yerine Facebook’tan mesaj, Twitter’dan Mention-DM ya da eposta atıyoruz. Arkadaşlarımız neredeymiş diye aramayıp Foursquare’de en son yaptıkları check-in’e bakarak yanlarına damlıyoruz. Lise ve ilkokul arkadaşlarımızın halini hatrını sormuyoruz ama Facebook’tan iyiler mi, sağlar mı, ne haldeler öğreniyoruz. Facebook’taki son fotoğraflara, kimin kimle arkadaş ya da ilişki yaşadığına bakarak, kankilerimizle Facebook mesaj üzerinden çok pis dedikodu yapıyoruz. Hoşlandığınız kız hakkında en detaylı araştırmayı yine Facebook profilinden yapıp, tanıştıktan sonra hemen arkadaş listesine ekleyerek flört işlemlerini sanal olarak yerine getiriyoruz. Anneler-babalar şehir dışında üniversite okuyan çocukları ile FB kullanarak iletişime geçip, alkollü ya da ince giyinerek çekildikleri fotoğrafların altına uyarıcı yorumlarda bulunuyorlar. Eğer sevgilinizi aldatıyorsanız, Facebook duvarınıza yazılan bir not, ya da etiketlendiğiniz uygunsuz bir fotoğraf yüzünden foyanız ortaya çıkar ve sanal bir tokat ile terkedilebilirsiniz =)

Hayatımız sanal oldu ve bu sanallığın çok büyük bir kısmını Facebook oluşturuyor. Bir tür günlük gibi, duvarınızda en eskilere doğru giderseniz, ne gibi yollardan geçip, bugünlere vardığınız görebilirsiniz.

Iphone 4 ile Artan Mobil Hayatım

Yaklaşık 2 sene önce Nokia E71 aldığımı belirtmiştim. (Bkz.Nokia E71 Sahibi Oldum) Dönemine göre çok uygun, kullanışlı bir telefondu. Daha Blackberry olsun Iphone olsun bu kadar yaygın ve kullanışlı değildi. İşi gören bir smart-phone’du. O zamandan beri yeni bir telefon aldığıma dair bir yazı yazmadım. Çünkü almamıştım =)

Ancak zaman geçti, mobil hayat gelişti, telefonların özellikleri gelişti, Twitter çıktı, Facebook daha mobil oldu, epostaları mobil olarak cevaplamak daha ivedi oldu. Ayrıca telefonlardaki oyunlar gelişti, eğlenceli oldu. Iphone bence bu yarışta açık ara farkla öne geçti. Nokia başarılı telefonlar yapamaz oldu, Blackberry sıkıcı bir telefon.

Apple ile daha önce tanışıp, o zehiri kanıma enjekte etmiş biriyim. Önce Ipod (Bkz.) alıp daha sonra da Ipad’e geçerek IOS kullanımı hakkında yeterince bilgi sahibi oldum. (Bkz. ) O yüzden Iphone4’e geçişim pek sancılı olmadı.

Iphone 3’ü ne kadar başarısız bulup da almay karşı çıkıp, alanları kınadıysam, Iphone 4 bence bir o kadar başarılı bir telefon. Iphone 3 bir çok basit işlevi yerine getiremiyordu. İlk çıktığında video bile çekemiyordu.Görüntülü konuşma yoktu, kamerası flaşsız ve çok zayıftı. Multi-tasking gibi Nokia’nın 10 sene önce yaptığı birşeyi içinde barındırmıyordu. MMS atmak diye birşey yoktu. Sırf şekil, oyun, eğlence ve dokunmatiklik üzerine kurulmuş bir pazarlama harikasıydı =)

Ancak Iphone 4 için teknolojinin son harikası diyebiliriz. 5mpx, otofokuslu, flaşlı kamera, IOS4 ile gelen multitasking özelliği, ön kamerası ile görüntülü konuşma özelliği, gelişmiş işlemcisi ile güzel bir telefon.

Şu anda piyasa Iphone 4 bulmak çok zor. Karaborsaya düşmüş durumda. Turkcell’den kampanya ile almanız için uzun bir sıra beklemeniz gerekiyor. Talep çok ancak arz yok denecek kadar az. Ben telefonu çok iyi denk getirdim. Gittigidiyor’da yine bakınırken Türkiye çıkışlı, bir çekilişten kazanılmış ancak hiç kullanılmadan satılmak istenen çok iyi bir ilan buldum. Karaborsa fiyatının çok altında bir fiyata 6 taksit ile aldım =)

Tabii Iphone 4 satın almakla iş bitmiyor ne yazıkki. Iphone 4 normal simkart ile çalışmıyor. Daha küçük boyutlara sahip Mikro Simkart ile çalışıyor. Turkcell’e başvurup 5-6günden önce mikro simkart gelmez diye ben Gittigidiyor’dan bir de normal simkartı kesip içinden mikro simkart çıkaran bir zımba satın aldım.

Ancak Turkcell beni şaşırttı ve 1gün gibi kısacak bir sürede bana mikrosimi ulaştırdı. Sadece aktifleşmesi için gereken 2 saatlik sürede keserek yaptığım eski sim kartı kullandım =) Memnumum ve hepinize tavsiye ediyorum.

 

 

 

The Midnight Run Filmi, Joe Pantoliano, Kefalet Ofisleri ve 80’lerden Garip Gelenler

1988 yapımı The Midnight Run, Türkçe vizyon adıyla Geceyarısı Avı, daha önce adını hiç duymadığım bir Robert De Niro filmi. Yengeniz Posta gazetesinin 75kuruşluk filmlerinden biri olarak satın almış, izlemiş çok beğenmiş, sonrasında gidip bakkaldan bir tane de benim için almış. Ben de sonunda bu haftasonu bu filmi izleme şansını buldum =)

Robert De Niro her sene ünlü ya da ünsüz bir çok filmde oynar. Bu film de çok ünlü olmamasına rağmen, izleyici tarafından çok beğenilmiş bir film. Robert De Niro’nun oynadığı her film izlenir görüşünü destekliyor. Filmde bir de çocukluğumuzdan aşina olduğumuz Charles Grodin oynuyor. İsminden hatırlayamadıysanız hatırlatayım. Köpek Beethoven filminin meşhur babası =)

Hikaye yine bir yol hikayesi. Polislikten kovulmuş Jack Walsh (De Niro), Kefalet Ofisi sahibi Eddie Moscone (Joe Pantoliano) tarafından çeşitli işlere ödül karşılığı koşturulan, adam yakalatılan birisidir. Bu sefer Eddie tarafından bir mafyayı dolandırmış bir muhasebeci olan Jonathan “The Duke” Mardukas’ı (Grodin) vaktinde mahkemesine yetiştirmekle görevlendirilir. Ödül 100bin$’dır. Tek yapması gereken bu adamı New York’tan Los Angeles’a getirmesidir. Ancak iş o kadar kolay değildir.

Sakin ve sessiz tavırlarıyla Duke, Walsh’a yolculuğu uzatmasının yanı sıra peşlerinde olan FBI ve mafya üyelerinden ülke boyunca kaçan ikili, bu yolculuk sırasında birbirlerini daha yakından tanıyıp, yakınlaşırlar. Her yol hikayesinde olduğu gibi her iki karakter de yola çıktıkları hallerinden daha farklı bir noktada son buluyorlar. Filmde çok komik sahneler var. İzlerken insanın yüzünden hiç tebessüm eksik olmuyor.

Joe Pantoliano

Filmde ufak rollerden biri ile karşımıza çıkan Joe Pantoliano, burada daha çok genç, görünce tanıyamayabilirsiniz. Kendisi ilerleyen yıllarda Empire of the Sun, The Fugitive, Baby’s Day Out, The Matrix, Daredevil gibi filmlerde ve The Sopranos dizisinde önemli kilit roller almış.  Hollywood’un ismi bilinmeyen ama yüzü ve sesine aşina olduğumuz önemli bir  karkater oyuncusu. Hatırlamanızı sağlayacaksa Matrix filminde, Ajan Smith ile anlaşma yapan Cypher, ve Sopranos dizisinde ise Ralph Cifaretto rolünde karşımızdaydı.

Kefalet Ofisi

Bir de filmde bize uzak duran bir kavram mevcut. Eddie Moscone bir Bail Bond Office, yani Kefalet Ofisi kavramı ABD’de çok yaygın bir iş dalı. Son yıllarda da çok rağbet görüyormuş. ABD’de tutuklanıp, dava tarihini bekleyen zanlıların kefaletle dava tarihine kadar serbest bırakılmasını birçok filmde görmüşsünüzdür. İşte bu ofisler bu durumlarda devreye giriyor. Mahkemeler ile anlaşmaya yapan kefalet ofisleri, zanlı ile mahkeme arasında aracılık yaparak, vatandaşların daha ucuza kefaletle dışarı çıkmasını kolaylaştırıyor.

Örneğin bir zanlıya makheme dava tarihine kadar serbest kalması için 50bin$ kefalet biçtiyse, kefalet ofisi mahkeme ile anlaşarak zanlıyı dava tarihinde mahkemeye kendi rızasıyla geleceğinin sözünü vererek bedelsiz olarak dışarıya çıkartır. Bu hizmeti için zanlı, ofise kefalet bedelinin %10’u olan 5bin$ ücret öder. Eğer zanlı davasına zamanında gelirse bu 5bin$ ofisin karı olur. Ancak zanlı kaçar ve mahkemeye gelmez ise, ofis devlete söz verdiği 50bin$ tıpış tıpış öder. Burada risk kefalet ofisindedir. İşte bu yüzden kefalet ofisleri risklerin azaltmak için 5bin$’ın yanı sıra evlerine ya da arabalarına ipotek koydururlar. BÖylece mahkemeye  gelmezlerse devlete ödeyecekleri kefaleti fazlasıyla karşılamış olurlar. İşte filmimizde Moscone, mahkemee gelmeyeceğini anladığı Duke’u zorla tutup davaya götürmek için Walsh’ı tutmuş.

80’lerden Garip Gelenler

Film çok uzak bir geçmişte geçmiyor aslında. Hepi topu 23 sene önce 1988’de geçiyor. Ama bazı şeyler o kadar garibime geldi ki izlerken, sanki başka bir gezegende geçiyormuş gibi. Özellikle sigaralı sahneler çok garipti. Karakolda, havalimanında, uçakta, otobüste, trende, markette, barda aklınıza gelebilecek her kapalı mekanda sigara içiliyor. Bizde de bundan 3-4 sene öncesine kadar böyle idi ama şu an o kadar garip geliyor ki göze. Yontulmuşuz adeta.

Havalimanına giriş çıkışlar kontrolsüz. X-Ray yok. Üst araması yok. Bagaj taraması yok =)

En önemlisi cep telefonu yok. Birşey eksik hayatta. Birine ulaşmak zor. Birini aramak için bir ankesörlü telefon bulup, ev ya da ofisten çevirmek gerekiyor. Eğer aradığınız kişi yerinde yoksa ulaşma şansınız yok! Yolculuk eden birine ise hiç ulaşma şansınız yok. Tek yapabileceğiniz onun aramasını beklemek =)

Filmi Posta gazetesi arada sırada gazeteyle birlikte veriyor. Kıstırın birgün alın. Pişman olmayacaksınız, arşivli =)

Yaklaşan Yaz ve Bikini Diyetleri

Geldi mi Nisan ayları, başlar diyet havaları. Baharın gelmesi ve yazın yaklaşması ile bayanlarda bir telaş başladı.

Kışın yediğin wafflelar, yazın bikininden sarkar atasözü yüzünden, bütün kadınlar da bir diyet sevdası başladı gitti. Bunun farkına varan pazarlamacılar da televizyon ve internette bir sürü diyet reklamı yayınlamaya başladılar. Yok 3 haftada mucize kilo verdiren müsliler, mısır gevrekleri, yok Kilo Verdiren Altın Çilek Mucizesi! Herkes bayanları bikinilere sığdırmak için birbiriyle yarışır hale geldi bir anda.

Kışın bol ve kalın kıyafetlerin altına sığınmanın verdiği güvence ile homini-gırtlak götürülen tatlılar, makarnalar, burgerler ile alınan birkaç kilo fazla bikininizde göğüslerinizi daha güzel dolduruyor olsa da, 3 aylık hamile kıvamında çıkan göbek ve selülitler 19 Mayıs tatili ve Haziran’ın ilk haftası ile ilk kez halkın karşısına çıkmayı bekliyor olacaktır. İşte bu yüzden Mart ve Nisan aylarını yoğun bir diyet ayı olarak nitelendirmek de doğrudur =)

Ufak bir tavsiye vermek gerekirse, diyetin önemi yoktur, yoğun bir spor programı ile hem yiyip hem zayıflayabilirsiniz bayanlar. Kasmayın bu kadar =)

İlkokul Öğretmenleri

İlkokul öğretmenliği zor zanaat. Ailesinde eğitimini henüz tamamlayamamış, laftan anlamayan, hayat, ilim ve irfan konusunda hiçbir şey bilmeyen, enerji dolu, yorulman bilmeyen onlarca kız ve oğlan çocuğu dolusu bir sınıfta hem onları kontrol altında tutmak, hem de o içi boş körpe akıllarına bilgiyi doldurmak sabır isteyen bir iş.

Otorite kurmanız, onu korumanız, ondan sonra ise onların anlayabileceği en kolay yoldan sizdeki bilgileri aktarmanız gerekmekte. İşin en zor kısmı otorite kurmada. Eğer otorite kuramazsanız ortalıkta koşturan, birbirinin saçını başına çeken, susmayan, ağlayan, zırlayan, şarkı söyleyen, oyun oynayan bıdıklıklarla dolar sınıf.

Peki otorite nasıl kurulur? Valla şimdiki öğretmenleri bilemiyorum ama benim ilkokul yıllarımda otorite korku ile kurulurdu üzerimizde. Biz ilkokul öğretmenimiz kızdı mı, bağırmaya başladı mı korkumuzdan sinerr, kafamızı kaldırıp gözgöze bile gelemezdik onunla. Ee onlar da bu otoriteyi bize kolay kurmamışlardı. Az mı dayak yedi sınıfın gariban çocukları, az mı cetvel kırıldı avuçlarda, sırtlarda. Bize dayağın cenneten çıktığı öğretildi =) Çok cennetlik olduk çok.

Meraklardayım acaba hala uzaklarda bir yerlerde ilkokullarda dayak var mı? Yeni nesil öğretmenler nasıl ulaşıyor ilkokul çocuklarına? Nasıl otorite kuruyorlar? Nasıl sevilip sayılıyorlar?

Ya da yeni nesil ilkokul öğretmenleri bizimkilerden de mi kötü? İnternete düşen bir çok ilkokul çocuğu videosunu zaten onlar çekip yayınlamıyorlar mı Youtube ve Facebook’ta? Acaba otorite ve saygıyı oluşramayıp, çocuklara okuma-yazma dışında hiçbirşey öğretemiyorlar mı? Yoksa sadece şark hizmeti günlerini doldurup, aldıkları maaşla mı ilgileniyorlar?