Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Hayatın İntikamı Fena Olur

Geçen rutin sabahlardan birinde Geveze’nin sabah programının sonuna denk geldim yine. Genelde programının sonunu dinlemem, çünkü vıcık vıcık duygusal, acıklı hikayeler ile insanın içini burkmayı sever Geveze. Ama bu seferki Ece Temelkuran’ın bir yazısıydı ve değiştirmedim. Ece bu yazıyı Milliyet gazetesinde yazdığı dönemde köşesinde yazmış. 2004-2006 senesi gibi bir aralığa geliyor. Yazısında kendimi buldum ve hayatın eninde sonunda benim ağzıma sıçacağına karar verdim.

2003 senesinde liseyi bitirdiğim yaz aile işine gidip gelmeye başladım ucundan. Bir tek üniversite yıllarımda, okul günlerinde aylaklık edebildim, derslere girmedim, gezdim tozdum elimden geldiğince. Okul olmayan günler işe gittim, üniversitede her yaz tatilinde hergün işteydim. Okulun zorunlu devam edilmesi gereken 4 yılı bittiğinde ise, yani 2007 Haziran ayında, tam zamanlı çalışmaya başladım. Haftanın 6 günü. Tek yapabildiğim tatil cuma gününden işten erken çıkıp pazartesi sabahı işe dönmek kaydıyla yaptığım Bodrum ya da Kuşadası kaçamakları oldu. Çalışanların yıllık izni 15gün iken, ben herhalde 4 yılda 15gün tatil hakkı kullanmadım.

1 tane hayvan gibi ekonomik kriz atlattım. Daha askerliğimi bile yapmadım. Açıkcası çok deneyim kattıysa da biraz bıkkınlık, biraz bezginlik kattı, yıprattı beni kriz. Bazı şeylerden hevesimi kaçırdı, bazı yaşlı adam zevkleri kattı bana. Eğlence anlayışım bile yaşlandı. Üniversite yıllarında bardır, diskodur, gezme heyecanı varken, artık bir lounge’da, bir cafede oturup viskisini yudumlayıp durmak isteyen bir adam oldum. Pazarları evde otursam da olur, dinlenirim diyen bir adama dönüştüm.

Bu yüzden orta yaşlarımda hayatın intikamının benden “karıyı boşamış, 20’lik bir kız almış azgın teke” olarak alınacağına dair bir içgüdüm var =)

İşte o yazı…

Hayatın intikamı

Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa “bu işin olurunu“, dedim ki:

Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü…

Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Âşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını. Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.

 

Alsancaklı Olmak

Alsancak Wikipedi’nin zayıf, yetersiz tanımı ile; İzmir’in en popüler semti olmakla beraber üniversite öğrencilerinin yoğun ilgisiyle gece gündüz farketmeksizin her daim cıvıl cıvıl semtidir. Alışveriş bakımından en gözde markaların bulunduğu Alsancak, aynı zamanda restoran, cafe, bar ve eğlencenin merkezidir. Gül sokak, Kordon, Plevne bulvarı en yoğun ilgi alan yerleridir.

İzmir’in en zengin mahallesidir ve İzmir’in en eski aileleri bu semtte yaşar ya da yaşamıştır. Zamanında Musevi ve Levanten ailelerinin yoğunlukla yaşadığı bu semt, sınıf atlayıp, parayı bulanların kendine mülk edinip yerleşerek yaşam tarzını benimsemek istediği bir semttir. İzmir’in Nişantaşı’sı da diyen İstanbullular vardır.

Ancak Alsancaklı olmak, buradan bir mülk edinip ikamet etmek değildir. Parayı bulup yerleşen bir insanda bu yaşam tarzı eğreti, zorlama durur. Onun ancak oğlu ya da torunu bu kültür ile yetişirse gerçek bir Alsancak’lı olabilir. Anlatmak istediğim zor bir kavram ama ben yine de deneyeceğim.

Alsancaklı bir bebek büyük ihtimalle Sağlık Sitesindeki bir hastanede doğar, bu bizim neslimizde Sağlık Hastanesiydi. Alternatif olarak en yakın Konak Doğumevi ya da Karataş da olabilir. Bütün doktorları Alsancak’ın arka bölgesindeki Sağlık Sitesindedir.

İlkokulu eğer 5 yıllık okuduysa ailesinin tercihi ile devlette okuyup daha sonra ise özel okul ya da başarılı bir anadolu lisesinde devam etmiştir. Okuyabileceği okullar bellidir. İlkokul olarak Gazi, Salih İşgören ya da Melih Özakat’tır. Devamında ise Tevfik Fikret, Saint Joseph, İTK, BAL ve Amerikan gelir. Şimdi şimdi yeni türeyen TAKEV, Avni Akyol ya da Deniz Koleji de bunlara ilave edilebilir bunlara. Bu okullarda okuduğu için çevresi hep sabit ama geniştir.

Kültürpark onun için oyun alanıdır. Çocukken parkında koşturur, oyuncaklarda oynar, hayvanat bahçesine gider, lunaparkta eğlenirdi. Büyüyünce koşu parkuru ile spor ya da bisiklet binme yeridir. Hamburgeri As Burger‘den tatmıştır ilk. Doğumgünü pastaları Reyhan’dan, bayram çikolataları Lozan’dandır. Arkadaşları ile ya Garanti’nin önünde ya da Sevinç’in önünde buluşmuştur.

Alsancaklı bir insan için dışarı çıkmak deyimi geçerlidir. Diğerleri Alsancak’a inerler ya da giderler. Ayrıca diğerlerinin Alsancak kavramı Kordon ya da Kıbrıs Şehitleri iken, Alsancak’a çıkan bir yerli, Gül Sokak, Mustafa Bey ya da Plevne Bulvarına gitmekten bahseder. Bir çok insan bu sokakların adını bile bilmez, o bilir! Alsancak’ı dükkan, restoran ya da cafe isimleri ile değil sokak isimleri, apartman isimleri ile bilir, tarif eder.

Onun için canı sıkıldı üstüne bir mont bir eşofman çekip Alsancak sokaklarında dolanmak, bir kahve içmek doğal bir davranıştır. Diğerleri Alsancak’a inmek için süslenir, püslenir, kasılır ve gelir. Hatta canı evinden çıkmak istemiyorsa bütün cafe ve restoranlardan evine servis getirtebilir =)

Barlar yine Alsancak’ın 4 köşesine yayılmıştır. Yürüme mesafesinde ya da kısa taksi tarifesinde gece kafasını çeker, araba kullanmadan evine döner. Gece gelen bir telefon ile atlayıp hemen eğlencenin göbeğine damlayabilir.

Cumartesi günü bir mekanda otururken muhtemelen bir arkadaşını, bir komşusunu, annesini, babasını ya da akrabasını görür ve karşılaşır. Pazar günü gelip çattı mı ise Alsancak (Kordon değil) boşalır, sadece mahallelilere kalır. Sakin, sessiz ve huzur dolu olur pazar günleri. Cumartesinin gürültüsünden eser kalmaz.

İş hayatına girdiğinde eğer yakın bir bölgede çalışıyor ise “happy hour“unu akşam yemeğinden önce sokaklarda geçirir. Saat 5 ile 7 arası işten çıkmış Alsancaklılarla doludur sokaklar. Kimisi şarküteri alışverişini yapar, kimisi giyim-kuşam, kimileri ise günün yorgunluğunu bir kahve ya da bir bira ile atmaya çalışır.

Yaz ayları geldi mi göçeder Alsancak’tan Alsancaklı. Aynı çevre, aynı kültür Çeşme’de devam eder. Bu en büyük lüksüdür. Diğer şehirler çok daha büyük, çok daha eğlenceli, çok daha avantajlı olabilir ama yaz geldi mi İzmirli’nin en büyük avantajı yazlığı, Çeşme’si olmasıdır.

Hayatı bu kısıtlı ama güzel alanda geçer gider Alsancaklı İzmirlinin. Zamanı doldu mu da  okunur selası Hocazade Camisinden, yatar musalla taşına, uğurlanır mahallesinden uzaklardaki bir mezarlığa doğru…

Benjamin Button ile Yaşam ve Ölüm Üzerine

Benjamin Button filmi benim içimde bir uhte olmuştu. Sinemada izlemek istiyordum ilk fragmanını gördüğümden beri. Ama gitmek nasip olmamıştı, sağolsun gidecek olduğum arkadaşlar filmi benden önce korsanda izlediği için =) Bugün evde boşboş otururken elime geçti film, taktım izledim. Açıkçası duygusal olarak ağzıma sıçtı…

Herkesin aklına gelmiştir bu yaşlılıktan başlayıp gençlikle biten fantazi hayat. Hatta hepimiz deriz ki, ulan şu anki deneyimim 15 yaşında olsaydı, altına üstüne getirirdim bu kentin, bu okulun, bu hayatın diye. Gençken deneyim yoktur, enerji çoktur, yaşlıyken deneyim çoktur enerji yoktur. İkisi bir arada olsa 10 numara olurdu. İnternette Can Yücel adıyla geçen çakma bir yazı vardır. Aynı temada başka bir monolog da Seinfeld’den George Costanza’nın Ters Hayat Teoremi olarak da literatürde yer alır. Olay aşağı yukarı şudur;

Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel,
Hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mi ?
Cami’de uyanıyorsunuz. Bir tahta
sandık içersinde, Herkes karsınızda
saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor
ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı,
Olgun ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir
İtibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi
Hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size
maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı
alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev….
Altmışlı yaslara kadar hersek garanti, huzur
içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor,
kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün
çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün
size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın
kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük
veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir
insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda
el pençe divan…vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler
de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor,
fevkalade…..aman ne güzel günler başlıyor…
Derken bir gün patron size artık üniversiteye
gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya
çıkmış, “fazla çalıştın” diyor “artık eve dön, isi
bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun…” keyfe
bakar misiniz ?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden,
su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler,
kızların sayısı artıyor. Derken Anne ve babanız sizi
götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok
artık….
Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, “evde otur,
keyfine bak, oyuncaklarınla oyna” Diyorlar..
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı
bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor
ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme
kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde
hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama
giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya
dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor,
sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir
ortamda yasıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir
hücre halini alıyorsunuz.
Ve günün birinde müthiş bir
Olayla hayatiniz bitiyor…

Benjamin Button’ın yaşamı bir orgazm ile bitmiyor ama aşağı yukarı bu şekilde işliyor. Yaşlılar evinde hayata başlıyor, herkes ona iyi bakıyor, yaşlı görünümünden ötürü saygı duyuyor. Sonra gittikçe güçleniyor eli ayağı tutmaya başlıyor, gençleşiyor, güzelleşiyor, delikanlı oluyor, çocuk oluyor, bebek oluyor =)

Esasında bebeklik ile yaşlılık aynı. Her ikisinde de tuvaletinizi tutamıyorsunuz. Her ikisinde de hafıza zayıf, mantıklı düşünceler yok. Doğru düzgün konuşamıyorsunuz. Gece uykuları düzensiz. Başkalarının yardımı olmadan bir yerden bir yere gidemezsiniz, kaybolursunuz. Birinin sizi beslemesi lazım. Birinin sizi yatırması lazım, yıkaması lazım hatta. Yaşlılık ve bebeklik neredeyse aynı. Ama bebekler şirindir ve annesi-babası olduğu için daha şanslıdırlar. Onlara kayıtsız, şartsız bakıp koruyacak birileri vardır. Ancak aynı ihtiyaçlara sahip yaşlılar ne yazık ki o kadar kayıtsız şartsız bakılamazlar. Bir çoğu bakıcılar ile huzurevinde ömürlerini tamamlamayı beklerler.

Filmde yaşlılar evinde yaşayan Benjamin’in en sık ziyaretçilerinden birisi de ölümdür. Ruhu genç, vücudu yaşlı Benjamin, samimiyet kurduğu yaşlıları vakitleri geldiğinde kaybeder. Ancak bu hem ona hem de izleyiciye yaşam ve ölüm hakkında çok güzel bir ders verir. Ancak ne yazıktır ki bu en büyük hayat dersini veren kişinin adını hatırlayamamaktadır Benjamin. Mrs Maple olabilir diyor hatırasında. Mrs. Maple diyor ki,

Benjamin, sevdiğimiz insanları kaybetmemiz gerekir. Yoksa onların bizler için ne kadar anlamlı olduğunu başka nasıl anlarız?

Bu söz çok gerçektir. Hayatımızdaki birçok insanın değerini onları kaybetmeden anlayamayız. Bu kayıp ölüm olmak zorunda değil. Kaybedilmiş bir dostluk, kaybedimiş bir aşk, bir sevgili, bir anne, bir baba olabilir. Yaşarken de kaybeder insanlar birbirlerini…

Benjamin gittiği her yerden çocukluk aşkı Daisy’ye kartpostal atmış. Kızını terkettiğinde de onun her doğumgünü için hiç ulaşmasa da ona bir kartpostal atmış. Kartpostal çok romantik birşeydir. Yıllar sonra dönüp bakıp onları okumak güzel bir hatıradır. Kartpostallar gibi biletler, fişler, broşürler, yazılan notlar birer hatıradır. Ben de biriktirim bu tip hatıraları, hatıra kutularım vardır. (Bkz.2 Kutu Hatıram Var)

Filmi izleyenlerin en çok hoşuna giden sahnelerden birisi, hayattaki ufacık detayların, anlık olayların bütün yaşantımızı nasıl etkileyip, değiştireceği ile ilgili olarak Daisy’nin yaşadığı talihsiz kaza sahnesidir. Çok başarılı bir dansçı olan Daisy’ye Paris’te bir taksi çarpar ve bacağını ezerek 5 yerden birden kırar. Bu onun dans kariyerinin bitirir. Sadece bir şey farklı olsaydı; o ayakkabı bağı çözülmeseydi; o kamyon daha önce geçseydi; ya da o paket hazır olsaydı; ya da kız erkek arkadaşından ayrılmamış olsaydı; ya da o adam saatini kurup beş dakika önce kalksaydı; ya da o taksi şoförü kahve molası vermeseydi; ya da kadın mantosunu unutmasaydı ve bir önceki taksiye binseydi, Daisy ve arkadaşı karşıdan karşıya geçerken taksi de onları geçip gidecekti. Bu size çok psikopatça, hasta ruhlu bir düşünce olarak gelebilir ama ben de başıma şansız bir şey geldiğinde geriye dönüp neler olup bittiğini düşünerek, sadece bir tek şeyin farklı olması halinde o şansız olayın başıma gelmeyeceğini düşünerek suçu kadere, ve o kaderdeki diğer insanlara atarım. Sonunda ise “her şey de bir hayır vardır” diyerek o her bir ufak şeyin farklı gitmemeyişinde de bir hayır ararım kendim için.

The Curious Case of Benjamin Button filmi beni uzun yıllar sonra ilk kez hüngür hüngür ağlatan bir film. Belki herşeyin birikmesi ve hayatımdan bıkmış, tek düze boş yaşadığımı hissetiğim için beni ağlatmış olabilir. Benjamin Button hikayesinde adam özgürce, istediği gibi yaşamanın gereğini, buna kimsenin engel olamayacağını anlatıyor. Tıpkı Kaptan Mike gibi. Babası onun bir sanatçı olamayacağını, römork kaptanından başka birşey olmadığını söylese bile, o yine de bir yolunu bulup, kendi vücudunu bir tuvale çevirerek bir dövme sanatçısı olmayı başarıyor. İşte böyle bir mesajı olan filmde aklıma gelen ilk şey ileride geriye dönüp baktığımda boş bir hayat yaşamış olacağım korkusuydu. Babam ve Oğlum’dan beri ilk kez bir filmde ağladım böyle. Filmi yalnız izlememde de büyük etki var tabii ki beni etkilemesinde. Mr. Daws’lı sahneler olmasaydı filmde en çok hüzünlendiğimiz anlarda kendimizi toparlayamayabilirdik. Mr. Daws hani şu insanlara sürekli kendisine 7 kez yıldırım çarptığını söyleyen adam. Her seferinde güldürüyordu arada çıktığı sahnelerde =)

Bu filmi Forest Gump’a çok benzetiyorlar. İkisi de yakın geçmişin önemli öğelerinin yaşandığı yıllarda geçip günümüze gelen bir film ancak Forest Gump filminde karakter bütün tarihi olayların içinde tesadüfen de olsa yer alıyordu. Ancak Benjamin Button’ın dünya işleri ile tesadüfen de olsa direk bir ilgisi yok. Olan tarihi olaylar hep onun bulunduğu ortamı etkiliyor ama direk içine almıyor. 1. ve 2. Dünya Savaşları, Rusya’da casusluk ve komünizim konularına direk yönelmiyor sadece yaşadığı atmosferi belirliyor.

Forest Gump ile benzerlik gösteren bir başka şey de ulaşılamayan çocukluk aşkı. Forest Gump da Benjamin Button da çocukluk arkadaşlarına aşıklardı. Forest Gump’ın ki umutsuz vakaydı ama o da sonunda geç de olsa ona kavuşmuştu. Benjamin Button’da yaşlı-çocukluğunda Daisy’ye aşık olmuştu. Şansı varken kendine güvenmediği ve yaşlı hissettiği için Daisy ile birlikte olamamıştı. O treni kaçırdığında da yıllarca peşinden koşup, onu elde edebilmesi gerekmişti. Ancak ikisi sonunda bir arada olduğunda sonu hüzünlü ama çok da güzel bir aşk yaşadılar. Filmin belki de en huzur dolu anları bu aşk sahneleriydi. Dert tasa olmadan birlikte yaşayan, birbirini seven iki aşık… Her ikisinin de ortak yaşta buluştukları ve aynada o anı ölümsüzleştirmek için birbirlerine baktıkları an ise bir duygu seliydi.

Forest Gump ile özdeşleştirebileceğimiz son bir nokta ise anne faktörü. Forest Gump, IQ’su düşük özürlü bir çocuk olmasına rağmen annesi tarafından karşılıksız bir sevgi ile elinden geldiğince iyi yetiştirilmişti. Benjamin Button ise doğumu ile öz annesini kaybetmiş, babası tarafından terkedilmiş, dönemin alt tabakasından olan zenci Queenie tarafından “Zavallı bebek, o da Tanrı’nın bir canlısı” denilerek bakılmış, büyütülmüş ve yetiştirilmiştir. Queenie kendi çocuğu olmamasına rağmen onu oğluymuş gibi sevmiştir. Benjamin de gerçek annesinin kim olduğunu öğrenmesine rağmen “Sen benim annemsin” demiştir. Annelik biyolojik değil, özveridir, emektir. Birisi sadece sizi karnında 9 ay taşıdı ve genlerini verdi diye anneniz olmak zorunda değildir.

Filmin görüntüsüne değinmeden edemeyeceğim. Çok hoşuma giden, çok güzel bir renk oyunu yapmışlar. 1920’lerde başlayan filmde günümüze geldikçe renkler solukluk ve soğukluktan daha sıcak ve canlı renklere bürünüyor gibi geldi bana. O soğuk savaş dönemlerdindeki karanlık ve solgun renkler, zamanın 60’lar ve 70’lere gelmesi ile daha canlı, daha belirginleşti. Yılların geçtiğini böylece farkına varmadan anlamış olduk.

Geç de olsa güç de olsa bu filmi izlemenin ve bana kattığı 3-5 değerin mutluluğunu yaşıyorum. İzlemediyseniz kesin izleyin…

Süper Babaanne

Bugün anneler günü. Ne zamandır babaannem hakkında hep aklımda olan düşüncelerimi bugün paylaşmaktan daha uygun bir gün yok.

Eğer babaanneniz ile iyi bir ilişkiniz varsa, seviyorsanız, sizin de babaanneniz size göre süperdir. Tatlı, neşeli yaşlılardır süper babaanneler. İdare ederler torunlarını oğulları ve gelinlerine karşı. Torun sıkıştı mı yardım ederler. Her zaman için bir kaçıştır, sığınmadır babaaneler. Oğlum sana lazım olur diye cebinize para sıkıştırandır. Yaşlarından ötürü de genelde sizi ilk kez ölüm duygusuyla tanıştırıp, son dersi verendir.

Benim babaannem de bir Osmanlı kadınıydı diyebilirim. 1914’te yokluk içinde bir Akseki köyünde doğup, İzmir’de sonlandırmıştır hayatını. Yokluktan, sıfırdan gelmişler. Canlarını dişlerine takıp, gece gündüz demeden çalışarak, tasarruf ederek, kıt kanaat geçinip, biriktirip, tasarruf ederek kendilerine bir yer, bir mülk edinmişler. Bunu da bizlere aktarmışlar. Çok çekmişler, çok çalışmışlar.

Babaannemin adı Saime’ydi, ancak ona herkes “hacıanne” derdi. Modern Türkçe alfabesiyle okumayı öğrenmişti, heceleyerek sesli bir şekilded de olsa gazete olsun, maarif takvimi arkası olsun okurdu. Ancak iş yazmaya geldiğinde eski alfabe ile yazardı. Dininde, müslüman bir kadındı ancak bir o kadar da modern ve açık görüşlüydü.

Dedem ise eski nesil erkeklerdenmiş. Sert, asabi, çabuk sinirlenen, öyle her konunun kolay kolay rahatlıklar açılamayacağı, sıkı ve konrtolcü biriymiş. Bu yüzden de idare etme işi ona düşermiş, ufak tefek meseleleri dedeme duyurmadan halledermiş. Muhteşem bir aşçıymış, herkes yemeğine bayılırmış. Çok yedirmiş, içirmiş, uzaklardan gelen akrabaları ağırlamış. Herkesin derdini kendi derdi görür, herkesin imdadına yetişmeye çalışırmış. Bu huyu hiç değişmemişti. Son yaşlılık dönemlerinde artık akrabalarımızın ya da bizim yaşadığımız sorunları ona hiç duyurmamaya, gizlemeye çalışırdık. Elinden birşey gelmese de kafasına takar, evham ederdi. Bu da onun şekerini ve tansiyonunu fırlatırdı.

Ben onu 15 yaşıma kadar tanıma şansına eriştim. Yaşlılığına, elden ayaktan düştüğü döneme denk gelsem de kendisini çok severdim. Keşke Allah daha uzun ömürler verseydi de aklımın daha çok erdiği yaşlarda onun bilgilerinden, anlattıklarından daha çok şeyler kapabilseydim. Ama keşkelerle bu işler yürümüyor… Arkasında bir nesil bırakmış, onun anısını biz yaşatmaya devam ediyoruz.

Barış Manço’dan Süper Babaanne

 

Ocean Spray

Ben Amerika’nın aptalını değil, kültürünü, rüyasını severim. Amerikan kültürüne ait olup da Türkiye’de olmayan şeyleri hep merak eder, okur, araştırır hatta imkanım olduğunca edinip denemek isterim. Bu kimi zaman hayal kırıklığına sebep olur, o objeleri okuyup kafamda hayalini kurarak büyüttüğüm için. Mesela Dr. Pepper‘ı bir çok Amerikan filminde görmüşsünüzdür. Özellikle 1900’lerin ortasında geçen filmlerde. Ben de merak edip bir gün edinmiştim denemek için Amerikan kaçakçısından. Sonuç ilk yudumda hayal kırıklığıydı =)

Ocean Spray diye bir içecek olduğunu da Manic Street Preechers‘ın Ocean Spray şarkısı hakkında birkaç yazı okurken öğrendim ve hemen araştırmaya koyuldum. Ocean Spray bizim Tamek gibi Meysu gibi köklü bir meyve suyu firması. Aslında firma değil. 1930 senesinde Massachusetts’de bölgenin 3 büyük “cranberry” yetiştiricisi tarafından kurulan bir kooperatif. Kooperatifin amacı ürettikleri “cranberry”lerin kullanım alanını genişletmek ve halka tanıtmak. Bu sebepten ötürü “cranberry” jölesi, “cranberry” sosu gibi çeşitli ürünler üretmeye başlıyorlar. Ancak asıl başarıları 1963 senesinde elma suyu ile birlikte ürettikleri “Cranapple Juice” ile oluyor. Bu içecek çok seviliyor ve Ocean Spray ABD genelinde çok iyi bilinen ve tüketilen bir marka oluyor. Şu anda Ocean Spray firması “cranberry” içerikli bir çok içecek ve özüt üretmekte ve kooperatif olarak ABD genelinde 750 üyeye sahip.

Cranberry” diyorum çünkü bu meyve Anadolu’nun habitatında yetişmiş bir ürün değil. Sözlükler renk ve görünüm olarak “kızılcık” ya da “yaban mersini” olarak çevirse de bu ikisi de aslında botanik biliminde aynı bitkiye denk gelmiyor. Son yıllarda “cranberry” yurdumun birkaç köşesinde tohumu getirtilip üretilmeye başlandı ve üreticiler buna isim olarak “turnayemişi” diyorlar. Cran ve Berry kelimelerini güzel çevirip, bence çok uygun bir Türkçe karşılık bulmuşlar.

Ben tam bu araştırmalarımı yapmış iken, kaderin bir oyunu olarak Ocean Spray’in Cranbbery Classic ürünü Migroslarda satılmaya başladı. Meyve suyu reyonunun en altlarında, kimselerin bakmadığı bir köşede duran bu ürünü ben ilk görüşte farkettim. Tabii sadece meyve suyu olarak tadına bir iki yudum bakabildim, geri kalan şişeyi arkadaşlar ile votka eşliğinde tükettim. Ürünün şişesi 10TL gibi fahiş bir fiyattı ama tadı inanın güzeldi. Yine olsa yine alır içerim.

Gelelim bana bu Amerikan yaşam tarzının nadide bir ürünü olan içeceği tanıtan şarkıya. Manic Street Preechers’ın bu Ocean Spray şarkısı, ürün için iyi bir reklam olsa da aslında çok acıklı bir şarkı. Vokalist James Dean Bradfield’in annesi Sue hastanede yoğun bir kanser tedavisi görüyordu ve James ona zaman zaman sevdiği bir içecek olan Ocean Spray götürür. Şarkıda Bradfield annesine derki “Lütfen ayık kal ki biraz daha Ocean Spray içebilelim.” Annesinin vefatından sonra bu şarkıyı yazdığını düşünürsek üzücü.

Şarkıda değinmek istediğim bir başka enstantane ise girişi. Şarkı Japonca bir konuşma ile başlar. Der ki;

me totemo utsukushi i desu ne
totemo utsukushi i me wo shitemasu

Yani manası şudur: “Gözlerin çok güzel, çok güzel gözlerin var..”