Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Metot

metot

Semaver Kumpanya’nın Metot oyununun İzmir’e geleceğini duyunca araştırayım dedim oyunu. Psikolojik gerilim türü tiyatro olarak geçen bu oyunun konusunu öğrenince, insan kaynakçı yengenizi kesinlikle götürmem gerektiğini hissettim.

Oyuncu kadrosu TV’den tanıdık. Hem yönetip hem oynadığı oyunda Serkan Keskin’i Leyla ile Mecnun’un İsmail Abisi olarak biliyoruz. Yine aynı dizide Benjamin rolünde oynayan Sarp Aydınoğlu da bu oyunda. Leyla ile Mecnun’un ilk sezonunda birkaç kez karşımıza yeni “performans sanatçısı” rolüyle çıkan Mustafa Kırantepe de oyunun TV’den tanıdığımız bir diğer yüzü. Sezin Bozacı’yı ise tiyatroda ilk kez izleme şansına eriştim. Semaver Kumpanya’nın diğer oyunlarında da izleyebilirsiniz kendisini.

Bir şirketin toplantı odası. Bu odada açık bir üst düzey yönetici pozisyonu için başvuran 4 aday. Bu pozisyona en uygun elemanı bulmak için uygulanan ilginç bir metot. Oyunun mottosu sayılabilecek bir replik ana düşünceyi bize veriyor: “orospu çocuğu gibi görünen iyi bir insan aramıyoruz, iyi bir insan gibi görünen orospu çocuğu arıyoruz.” Daha iyi bir işte çalışmak için birbirini yiyen, sınır tanımayan insanların zavallı durumlara düşmesini izliyoruz.

İspanyol yazar Jordi Galceran’ın 2003 yılında kaleme aldığı ve günümüz iş dünyasının acımasız yönlerini ortaya koyduğu bu oyun, yazarına dünya çapında bir ün getirmiş.  Oyun tek perdeden oluşan 2 saatlik bir maraton. Temposu düşmeden, yer yer gerilip, çoğunlukla kahkahalar ile güldük.

İzmir Sanat sahnesinde ilk kez oyun izleme şansı buldum. Sahne güzeldi, ancak oyunun önemli bir yerinde sahnede çekirgemsi bir kanatlının uçması ile çok kısa bir es oldu. Kanımca Sezin Bozacı biraz ürktü gibi.

Serkan Keskin TV’de alışılanın aksine çok pis bir adamı canlandırıyor burada. İnsanların TV’den aklında kalan ile alakası olmayan, homofobik, küfürbaz, saygısız ve o işi almak için her türlü pisliği yapabilecek bir tip. Ancak rolü o kadar üstüne yapışmışki, 2 yerde bir anda İsmail Abi çıktı karşımıza. Belki de bilerek yaptı bu hareketleri. “O kadddarr” dedi bir yerde, sonlara doğru da kameralara el sallaması seyircide tebessüme neden oldu senaryo dışında.

İzmir’e ilk gelişlerinde 2 oyundan biri iptal oldu. Sebebi talep olmaması mıydı yoksa oyuncuların programından mıydı bilemedim. Fırsat bulduğunuzda izlemenizi tavsiye ediyorum bu oyunu da.

 

 

Kıyamet Bugün Değil Her Gün!

Alderaan explosion

Bir maya takvimidir, bir kıyamet tellalığıdır sürüp gidiyor son zamanlarda. Bu birkaç sene önce çok hafif dozda başladı. Ancak tarih, Maya takviminin bittiği gün olan 21 Aralık 2012’ye yaklaştıkça iş iyice çığrından çıktı. Bundan 10 sene önce Marduk gelip çarpacak deniyordu. Sonra baktılar gökyüzünde gelen giden yok, kıyamet kopacak denmeye başladı.

Kıyametcilerin yanı sıra yeni bir çağın başlayacağına inananlar çıktı ortaya. Kova’nın çağı (Age of Aquarius) başlayacak, insanların içindeki gizli kalmış yetenekler çıkacak gibi doğa üstü savları olanlar çıktı. Dengelerin değişeceğine inananlar.

Bir de bu kıyameti fırsata çevirmek isteyenler çıktı. Delinin biri Şirince’de kıyamet kopmayacak diye bir turizm trollüğü atmış. Şu an Şirinceliler paraya para demiyor, Euro diyor. Evlerini, otelleri doldurup taşıran deli kıyamet korkakları var. Duyduğuma göre boş tarlalara bile çadırlar koyup satmışlar.

Kıyamet kopacaksa heryerde kopar. Şirince’ye gidip şarap içerek yakalanacağına, madem bu kadar korkuyorsun git Mekke’de Kabe’nin duvarına yapış. Hadi onu geçtim, Şirince’ye birşey olmayacaksa bile kıyamet yaşandıktan sonra neden dünyada kalmak isteyesin ki? Öl ve kurtul öyle bir hayat yaşayacağına.

21 Aralık’ta kıyamet kopacak. Ama bu kıyamet 21 Aralık’a özgü bir kıyamet değil. Kıyamet her gün var! Dün vardı, bugün oldu, yarın da var. Hergün sağımızda solumuzda bir kıyamet kopuyor, biz farkına bile varmıyoruz. Herkesin kıyameti kendisine. Ateş düştüğü yerde kıyamet koparıyor. Acılar, yokluklar, ölümler, kederler, mutsuzluklar hergün yaşanıyor. Sevdiğini, annesini, bababasını, çoluğunu çoğununu kaybeden, hasta olduğunu öğrenen, bir daha göremeyeceğini birinin kıyameti o gündür. Hafızasını kaybeden birinin kıyametidir o gün. Varını yoğunu kaybedenin kıyametidir o gün.

Herkes için kopacak kıyamet için endişelenme hiç. Sen kendi kıyametini düşün. Ölürsen, kaybedersen, üzülürsen, acı çekersen  ne yapacaksın? Kıyametine hazırlıklı ol. Sevdiklerine çok geç olmadan seni seviyorum de. İstemeden kırdığın kalpler varsa onar. Pişmanlıkların varsa gider. Arkanda yarım iş bırakma. Kıyametin değil, herşeyin hakkını verdiğinde bir jübilen olsun bu hayatta!

Mental Masturbasyon 6 Yaşında!

6

 

Bundan tam 6 sene önce, 18 Aralık 2006’da buradan Merhaba Dünya! dediğimde hamdım. Henüz 21 yaşında, üniversitede okuyan bir genco. Mental Masturbasyon projesi aslında 2000’li yıllardan beri kafamda olan bir siteydi. Yapmam 6 senemi aldı. Liseli yıllarda Mental Masturbation adı ile ingilizce olarak mentalmasturbation.cjb.net adresini alarak bir denemem olmuş olsa da, daha sonraları HTML bazlı yayınlamadığım taslaklarım olsa da, Aralık 2o06’da WordPress ile açtığım bu site dışında hiç yayına geçemedi.

Ben siteyi kurduğumda daha WordPress 2.0 günceldi. Geçtiğimiz hafta siteyi WordPress 3.5 ile çalıştırır oldum.

selebriti-ss

Mental Masturbasyon’un altına dönem dönem başka sitelerde kurdum. Hatta Selebriti sitesi Mental Masturbasyon’dan 1-2 ay önce kuruldu. Dünya ve yurttan ünlülerin frikikler, magazin haberleri, çıplak pozları, seks kasetlerini hunharca yayınlıyordum. Fena sayılmayacak da bir reklam geliri vardı, bir ara ayda 100$’lık kazanca kadar ulaşmıştım. Ancak yayınladığım içerikteki ünlülerin avukatları ve de devletten gelen uyarı ve tehdit epostaları yüzünen “sikerler” diyip tüm siteyi kapattım. Evime bir gün polis gelip götürse bu yüzden uğraşamazdım.

Paris Hilton’un, Kim Kardashian’ın, Claudia Schiffer’ın avukatlarından olsun, Türkiye’deki kimi çıplak djlerin ya da sunucuların menajer ve avukatlarından olsun çok hoş epostalar aldım. Bu yüzden bunalıp pes ettim.

httprapidsharecimentalmasturbasyoncom_ilk

Yine bir ara Rapidshareci diye bir site kurdum alt site olarak. Rapidshare’den korsan sayılabilecek linkler paylaşıyordum. Hemen Müyap avukatları ulaştı sağolsun, siteyi dinamit ile patlattım.

odev-kaynakcasi

Bir ara Ödev Kaynakçası diye bir site yaptım. Elimde çok güzel bir kanyak vardı, hazır ödev arşivi hem liseler, hem üniversiteler için. O arşivi nasıl olduysa kaybettim. Site yarım ve yetim kaldı.

mentalvideo

Daha sonraları coştum, Mental Video sitesini kurdum. Buradaki amacım sitede yayınlayacağım videoları kendi sunucularıma yükleyip, YouTube ve benzeri servis sağlayıcılara aktardığım ziyaretçileri kendimde tutmaktı. 1-2 sene bu güzel yürüdü ama hem maliyeti, hem de video kalitelerinin düşüklüğü ve de yavaşlığı nedeni ile yükümü yeniden Youtube’a atma kararı alarak kapattım onu da.

Siteyi ilk açtığım zamanlarda rol modeli olarak aklımda o çocukluğumun meşhur sitesi Zuxxi vardı. Dönem dönem Zuxxi gibi buraya top model resimlerinden oluşan resim galerileri kurdum paylaştım. Seksi Kadınlar başlığı altında fena değildi. Ancak bir süre sonra o kadar çok ziyaretçi sırf bu galerilere halvetlenmek için gelmeye başladı ki, hem Selebriti, hem de Seksi Kadınlar bölümü yüzünden Dreamhost beni kovdu. 10-15 gün siteyi kurtarmak için uğraştım, dosyalarımı aldım ve Hostgator’a geçtim. O zamandan beri mutlu mesut yaşıyoruz. Ama tabii ki Seksi Kadınlar bölümünü kapattım.

1997 yılında ilk html sitem olan Crime’s World’ü yaptığımda duyduğum heyecanı hala, siteye yeni bir kod, eklenti, şekil eklediğimde hissedebiliyorum. İlk kez .htm dosyasını editörde yapıp, resimlerin adreslemesini doğru şeklide belirtip, FTP’yi keşfedip, Xoom’a yükleyip siteyi açtığımdaki 12 yaşındaki çocuğun heyecanı, siteye sosyal medya aletlerimi eklememdeki, kendi kendime video sitesi kurup açabilmeyi, Google PR’ımı yükseltebildiğimdeki heyecan gibi.

Dönem dönem hayatımın yoğunluğu, üşengeçliğim ya da sıkılganlığımdan ötürü yazı sayılarım düşmüş olsa da  asla ama asla yazmaktan vazgeçmedim. Biliyordum ki “yazsam tesiri yok, yazmasam gönül razı değil“. Ama ben yazdım. Okuyan olmasa da yazdım. En büyük duygulardan biri birgün mailınızı açtığınızda, hiç tanımadığın birinin, Google’dan gelip, bir yazımı okuduktan sonra dayanamayıp eski yazılarıma doğru ilerleyerek saatlerce yazdıklarımı okumasının verdiği mutluluk oldu. Dönem dönem böyle maillar alıyorum, yazmak için beni daha da teşvik ediyor. Hatta kimi zaman Alaçatı’da sokakta yürürken birisi gelip merhaba sen Megu’sün değil mi diyip, bu maillardaki duyduyu size yüzyüze yaşatabiliyor.

Ben fenomen değilim. İnternette meşhur olmaya, internetten para kazanmaya ihtiyacı olan biri de değilim. Yaşamımdaki “olduğum gibi sevsin beni herkes” düşüncemi sanal yaşamımda da sürdürdüm. Yazdıklarım tamamen benim düşündüklerim. Kimlerin hoşuna gider ya da gitmez diye düşünmedim. Yeri geldi terbiyesiz, yeri geldi küfürbaz, yeri geldi sapık, yeri geldi sevgili oldum. Ama kendim oldum. Olmaktan da vazgeçmeyeceğim.

Elimden geldiğince izlediklerimi, okuduklarımı, gördüklerimi paylaşıp aktarmak istedim. Elimden geldiğince duygularımı, insanları insanlara akarmak istedim. Edindiğim batı kültürünün kötülüklerini ve de iyiliklerini Türkçe’ye çevirip, bir kaynak oluşturmak, bunları memleketlilerime aktarmak istedim. Başarılı olduğuma da inanıyorum bu konuda. Google’da hiç olmayacak şeyleri arayanlar, bir bilgiye ulaşabiliyor sitemde.

6 (1)

6 senenin sonunda günde ortalama 700 sayfa ziyareti ile, okuyuculara 51 kategoride, 1350 yazı paylaştım. Yazılarıma gelen yorumlar 3000’i aştı. Google’da ortalama 1100 arama anahtar kelimesinden ziyaretçi Mental Masturbasyon’a geliyor. Ve hiçbir reklam gelirim yok. Vikipedi gibiyim mübarek!

6 yıl boyunca ne yaşadıysam, ne düşündüysem burada bulunuyor. Bu süre zarfında lisans mezunu oldum, askere gittim geldim, dostlar edindim, kaybettim, sevgililer oldu, bitti. Hamdım, pişiyorum, olacağım.

Beni tanıyan ve tanıyacak olanlar için bulunmaz bir kaynak bu. Megu ansiklopedisi sanki. 6 yıldır yazıyorum, daha birçok 6 senelerce de yazmayı planıyorum. Beni takip etmeye devam edin anacım!

 

Antonius ve Kleopatra

Haluk Bilginer’in Oyun Atölyesi tarafından sahnelenen Shakespeare’in Antonius ile Kleopatra oyununun İzmir’e geleceğini afişinden görünce heyecanlandım. Haluk Bilginer ve ekibi Shakespeare oynayacaktı. Ortaokul ve lisede orjinal Shakespeare okumuş ve sınıfta ufak ufak canlandırmış olmamıza rağmen hiç sahnede profesyonellerce bir Shakespeare izlememiştim. Bu bir ilk olacaktı.

İzmir seyiricisi de benimle aynı heyecanı paylaşmış olacak ki, 3 gün kapalı gişe oynayan oyun için son güne ekstra matine konuldu da öyle önlerden bir bilet bulabildik izlemek için. Yoksa kaçıracaktık.

Antonius ve Kleopatra oyununu Haluk Bilginer ve ekibi 23 Nisan – 10 Haziran 2012 tarihlerinde Londra Olimpiyatları’nın bir bölümü olarak düzenlenen ve Shakespeare’nin 37 oyununun 37 değişik ülke tarafından oynanacağı Shakespeare’s Globe’s 2012 International Shakespeare Festival’ine  Türkiye’yi temsilen 26-27 Mayıs tarihlerinde sahnelemek için Mart ayında İstanbul’da oynamaya başladılar. Yazdan sonra da turneye çıkıp çeşitli kentlerde oynamaya başlamışlar. İzmir’e de Kasım ayında geldiler.

Shakespeare uzmanı değilim, tiyatro konusunda da eleştirmen olacak seviyede bir kültürüm ne yazık ki yok. Ben izleyiciyim, ya beğenirim ya da beğenmem. Ya eğlenirim ya da eğlenmem. Anlarım ya da anlamam. Değerlendirebileceğim kriterler kısıtlıdır.

Oyuncu kadrosu zengin bir oyundu. Antonius’u Haluk Bilginer, Kleopatra’yı Zerrin Tekindor, Sezar’ı Mert Fırat, Pompeius’u Emre Karayel, Lepidus’u ise Mehmet Özbek canlandırmaktadır. Onur Ünsal ve Muharrem Özcan birden fazla karakteri canlandırmışlardır.

Oyunda bir karmaşıklık vardı açıkcası. Hayatınızda hiç Antonius ve Kleopatra hikayesi duymamış, Sezar hikayesini bilmeyen biriyseniz sahneler arasında kaybolup, hiçbirşey anlamayabilirsiniz. Ben bile hikayeyi az çok bilmeme, Rome dizisinden neler döndüğünü ve döneceğini bilmeme rağmen bazen kayboldum. Bundaki en önemli nedenlerden biri bazı oyuncuların birden fazla karakteri canlandırıyor olması olabilir.

Onur Ünsal yer yer bir haberciyi canlandırırken, bir askeri ya da Eros’u veya Seleucus’u canlandırıyor olabilir. Yine aynı şekilde Muharrem Özcan da Menas ve birkaç karakteri daha canlandırıyordu. Emre Karayel de hatırladığım kadarıyla Pompeius dışı birkaç şey daha canlandırmıştı. Mehmet Özbek de Lepidus ve Agrippa’yı canlandırmış ama biz o ikisinin farklılığını anlayamamışız.  Bu işte kargaşa yarattı.

Ayrıca oyun ufaltılmış olduğu için çıkarılan bir sürü sahne, bir sürü karakterde ister istemez oyundan birçok şey götürmüş yanında tabii ki. Hızlandırılmış bir Shakespeare izlemiş olduk, dersane gibi. Asıl anlam veremediğim oyunun ilk 20-25 sahnelenişinde Enobarbus karakterinin olup, Londra’da sahnelenmesinden sonra karakterin bir anda oyundan çıkarılması oldu. Bunu da internette okuduğum yorumlardan keşfettim. (Bkz. Antonius ve Kleopatra’da Enobarbus’un Gerekliliği) Enobarbus’u canlandıran oyuncu Kevork Malikyan önemli ve başarılı bir Türkiye asıllı Ermeni oyuncu. Kendisinin herhalde Londra’daki sahnelemeye kadar anlaşması vardı, Türkiye’de oyuna devam edildiğinde gelip katılmamış gibi görünüyor. Bu bile sırf oyundan birşeyleri götürmüş gibi hissetim.

Haluk Bilginer’in oyunculuğuna hiçbir şey diyemem. Zerrin Tekindor’da bir Kleopatra zerafetine sahip hanımefendidir. Mert Fırat’ı da severim, adam yakışıklı. Hatta tüm oyun boyunca eşcinsel gibi adamın vücudunu kestim. O nasıl bir ince beldir öyle, kıskandım. Kimsenin oyunculuğuna negatif birşey diyemem, göz göre göre batırmadıkça. Emre Karayel’i zaten biliyoruz. İlk kez gördüğüm oyunculardan birisi Mehmet Özbek idi. Adamı çok zevkle izledim. Hem sesi, hem diksiyonu kendini dinleten ve izleten cinsten. Umarım daha birçok oyunda ve televizyondan kendini gösterir. Bir diğer dikkat çeken de Onur Ünsal. İlk kez karşımıza çıktığı Eğreti Gelin’den bu yana kendisini bir kez de Testosteron oyununda izleme şansını bulmuştum. Adam döktürüyor, kendini paralıyor, güldürüyor. İzlemesi çok zevkli bir oyuncu. Daha büyük rolleri hakediyor.

Rome dizisinden olan altyapıma ters düşen şey Sezar’ın genç oluşu oldu. Mert Fırat, Haluk Bilginer’e göre epey bir genç duruyordu. Dizi ile kıyaslayınca ikisinin de yakın yaşta olması kafamıza kazınan bir detaydı. Ortaya az ve öz olarak çıkan Oktavia ise çok mutasıp bir kızdı. Nerede o Roma’nın aşifte soyluları, seks düşkünleri. Kafasına türban taksak muhafazkar olur şekilde duruyordu. Halbuki Mısır’ın Kleopatrası ve hizmetçilerinin neredeyse memeleri fışkıracak diye bekleyip durdum oyun boyunca.

Oyun tek dekor idi. Oyuncular da sahne bitimlerinde sahneyi terketmeyip sahnenin arkasına yerleşip oturuyorlardı. İlginç gelmişti bana, yengeniz öğreti. Bu olay Shakespeare dönemine ait bir tiyatro özelliğiymiş. Sahnesi biten oyuncu sahneyi terketmez, arkada bir yere gider ve göz önünde kalırmış. Sahnesi biten oyuncunun yerine yürüyüp, orada birkaç saniye dikilip, rolünden çıkarak oturarak izlemesi güzel bir detay olmuş. Sahnesi biten oyuncular oyunu içinden izleyip yer yer gülüp, bizimle birlikte izliyorlardı. Haluk Bilginer özellikle içinde olmadığı komik sahnelere gülüyordu. Kafalarına göre takıldılar.

Ocak ayında yine İzmir’e gelecekmiş bu oyun. Bence kaçırmayın. Az Shakespeare hiç Shakespeare’den bin kat iyidir. Özel tiyatrolara gidip, izleyip, destek olmak, izleyip, eğlenip, kendimize birşeyler katmak lazım. Ben çok zevk aldım açıkcası. Salonun dolu olması da beni çok sevindirdi.

İzleyin ve izletin…

Kahvenize Süt Alır Mısınız?

;

80’lerin sonu 90’ların başıdır “nescafe” ve filtre kahvenin ilk görüldüğü zaman dilimi. Türkiye henüz dünyaya yeni açılmaya başlamış bir 3.Dünya ülkesi iken. Teknoloji ithalatımız sadece Almanya’da yaşayan Alamancılar tarafından gerçekleştirilirken. Türkiye’ye ürün getirip satan Alamancı vatandaşlarımız tanıştırmıştır bizleri ilk Nescafe ve Oralet ile. Hatta bazıları abartıp Filtre Kahve makinaları ve kahveler getirmiştir.

İşte bu kültürün ithali ile “Kahvene süt ister misin?” devri de başlamıştır. Türk kahvesinde süt falan yok tabiki ki o zamanlar şimdiki gibi. Kahveleri getirenler yanlarında kahve için üretilmiş konsantre kahve sütlerini de getiriyorlardı. Bu minik tekli paketlenmiş sütler buzdolaplarında itinayla saklanıp, kahve isteyen misafire fincanın yanında ikram edilirdi.

Çoğu görmemiş insan bu sütlere şaşırdı. Bir tür zengilik belirtisi bile sayılabilirdi. Bakkalarda satılan pastorize sütün fiyatı ile bu paketlenmiş konsantre sütü kıyaslayınca.

Hatırlıyorum bizim buzdolabının yumurtalık kısmında muhafaza edilirdi bu sütler. Bitmeye yakın oldu mu hemen Alamancı tanıdıklardan yada PX kaçakçılarından istenir ve satın alınırdı.

Starbucks ve Tchibo gibi kahve zincirlerinde satılmakta olmasına rağmen artık bu konsantre sütler pek kullanılmamakta. Lüks kafelerde gerçek süt sunulmakta ya da süt tozu kullanılmakta. Ofislerde 3’ü 1 Arada var. Ah ah nerede o eski kahveler!