Mental Facebook

Mental Twitter

Mental Twitter

    Twitter'ıma Gel

    Mental Formspring

    Arşivler

    pornomadokunma.blogspot.com

    Kaan Sezyum’dan Hayat ve Anlamı

    Radikal gazetesi yazarı Kaan Sezyum’u daha önce hiç okumamıştım, twitterda da görüyordum ama takip etmiyordum. Kaan Sezyum’un eşi Nursel Hanım 3 Mart günü geçirdiği beyin kanaması sonucunda 13 Mart’ta aramızdan ayrılmış. Kaan Sezyum’un duygularını tamamen anlamak imkansız… Yazdıklarını okudum ve gözlerim doldu… Paylaşmak istedim…

    Hayat ve anlamı

    Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

    Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.

    Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.

    Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.

    Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.

    Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

    ‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.

    Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.

    Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.

    Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,

    Bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.

    Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.

    Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.

    Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?

    Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.

    Popularity: 2%

    Post to Twitter Tweetle

    Gelin Ayakkabısının Tabanına İsim Yazmak

    Vazgeçilmez bir düğün dernek geleneği, geyiğidir.

    Gelin olmuş kızın nikah veya düğünde, gıcır gıcır olan ayakkabısının tabanına henüz evlenmemişlerin isimleri yazılır. İnanışa göre eğer gecenin sonunda yazılan isim silinmişse o kişi en kısa sürede evlenecektir. Bekar hatunlar silinmesi en muhtemel olan taban bölgesine kendi isimlerini yazmak için kapışırlar.

    Gelin hanım tüy siklet  değilse ve de ayağında ortopedik bir sorun (düz taban mesela) yoksa, ağırlığıyle en çok basıp, en çok ayağını sürteceği noktalar zaten belirlidir. Stratejik olarak bu noktaları bilip, adınızı oraya yazmanız, adınızı en çabuk silinmişler arasında zirveye taşıyacaktır :) Gelin zaten aşırı kiloluysa o ağırlık ve sürtünmeden ötürü sülalenizi yazsanız orada görünmez gece sonunda…

    Adınızın silinmesini istiyorsanız tükenmez ya da kurşun kalem ile yazmanız ilk etken. Kurşun kalem daha kolay silinir. Aman ha sakın permanent kalem ile yazmayın. Ha bir de siz evlenemediniz diye hırs yapıp bastıra bastıra yazdırmayın. En çabuk silinmeye meyilli yer ağırlığın en çok verileceği nokta olan tabanın önde en geniş olduğu alandır. Gelin kızımız yürürken ya da oynarken ağırlığını ayağının önüne, bütün tabanına yaydırmaya çalışacaktır. Bu da tabanın en geniş olduğu noktada mümkündür. Topuklu bölgeye ya da sivri burun bölgesine yaklaştıkça oralara uygulanacak baskı azalacaktır…

    Siz gene de işinizi garantiye almak istiyorsanız, tabandaki garanti bölgenin üstüne bir de gelinin fırlatacağı çiçeği yakalamaya bakın. O zaman kesin evlenirsiniz :)

    Popularity: 1%

    Post to Twitter Tweetle

    KG

    KG by Megu

    Gün geçmiyor ki yeni bir Cure şarkısı keşfetmeyeyim. Bu şarkıyı keşfedeli birkaç ay oluyor ve haftada en az 15-20 kere dinliyorum. Çok neşeli günleri akla getiren bir melodisi var. Sözleri de neşeli. Bu şarkıyı dinlerken kafamda bir video oluşmuştu. O video olmasa da, daha güzelini kaydettim.

    KG by Megu… İsmi herşeyi koyuyor ortaya… Onun hakkında onlarca cümle yazabilirdim ama daha fazla şımartmak istemem. Ben söyleyeceklerini endirekt söyleyen bir adam oldum çıktım. Ve yengenizle güzel anlarım eşliğinde, bu güzel şarkıyı size dinletmek istedim…  Umarım beğenirsiniz, emeğe saygı :)

    Ahanda sözleri;

    i never felt like this with anyone before
    you only have to smile and i’m dizzy
    you make the world go round
    a thousand times an hour
    just touch my head
    and send me spinning

    i never felt like this with anyone before
    you show me colours and i’m crying
    you hold my eyes in yours
    and open up the world
    i can’t believe all this

    i want to keep this feeling
    deep inside of me
    i want you always in my heart
    you are everything

    i never felt like this with anyone before
    you fill my head all full of rainbows
    and all the rainbows end
    is every step you take
    just to be with you forever

    i want to keep this feeling
    deep inside of me
    i want you always in my heart
    you are everything

    Popularity: 2%

    Post to Twitter Tweetle

    Aşk Öpücüğü

     

    ask-opucugu.jpg

    Bu fotoyu görünce bu terim aklıma geldi birden. Aşk Öpücüğü!

    Güzeldir, tadından yenmez, tadı dudaklarınızda kalır… Temel atomu da aşktır… Son kullanma tarihi geçip de bozulmadan bolca tüketebilirsiniz.

    Popularity: 44%

    Post to Twitter Tweetle