Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Bir Kısa Dönemin Günleri

Türkiye’de herşeyden kaçabilirsin ama askerlikten kaçamazsın. 50 yaşına da gelsen seni bulur. Ya çürük alırsın ya tezkere. Bir şekilde yaparsın. Zulüm de olsa bir erkek için inanılmaz bir deneyim kazandıran yarı kapalı hapis. Kimine göre vatan borcu, kimine göre külfet.

İlk günlerim ile son günlerim arasında gerçekten inanılmaz bir dil, uslüp değişimi olmuş olabilir mi? İlk günlerimde hınç dolu, aşağılayıcı, sinirli bir uslüba sahip iken son günlerde kabullenmiş, kafanın kontağını kapatmış, herşeyi, askerliği normal karşılayan biri olmuş olabilir miydim acaba?

Kısa dönem askerliğim döneminde yapmış olabileceğim, gerçek veya gerçek olabilecek günleri yazdım. İleride dönüp dönüp kendim okuyayım diye. Ama merak eden olursa neler yaşayıp, yaşayabilecek olduklarımı, okuyabilir tabii ki.

Günlük tutsaydım böyle eğlenceli bir ajanda ile tutardım.

Günlük tutsaydım böyle eğlenceli bir ajanda ile tutardım.

Bir Kısa Dönemin Günleri yazısını okumaya devam edin

The Boy is Back in Town

Художник

20120522-182559.jpg

17 Mayıs perşembe akşamı, 8.5saatlik bir otobüs eziyeti sonrasında saat 19:00 itibariyle memleketim İzmir topraklarına aileme ve arkadaşlarıma süpriz yaparak ayağımı basmış bulunuyorum. 5 ay 5 günlük askerliğim süresince acı, tatlı, sinir bozucu, neşeli, saçma, mantıklı, küfürlü, saygılı, yalan gerçek bir çok şey yaşadım. 5 ay 5 gün boyunca temel özgürlüğü Türk Ceza, Medeni, Ticaret ve benzeri bir çok kanuna tabii olmaktan çıkarılmak kaydıyla elinden alınmış ve İç Hizmet Kanunu’na tabi bir insan olarak yaşadım.

Kısa dönem de, uzun dönem de olsa, komando da, çaycı da olsa askerlik erkeğin psikolojisini zorlayan bir kurum. En rahat askerlik yaptım diyen adamın bile yeniden gerçek hayata alışması için bir süre gerekiyor. Bana nasılsın dediklerinde ‘taşak gibiyim’ diyorum. Ben yokken burada hayat aynı rutininde devam etmiş. Dünya bensiz de dönmüş. Ben aylarca bu cep telefonu, bu kıyafetler, bu sokaklar, bu arkadaşlar, bu yemekler, bu içkiler, bu yaşam tarzı olmadan yaşamışım. Şimdi de yeniden ucundan, kıyısından götün götün geri girmeye çalışıyorum.

İlk geldiğim akşam süprizin heyecanı geçip, yemek yiyip, kahvemi de içtikten sonra ‘ee şimdi ne yapıcam?’ dedim. Ertesi gün bekleyen bir askeri iş yok. Sivil iş de yok. Gezip görecek bir yer de yok, heryer yine aynı. Anlatılmaz bir boşluk. Hele benim gibi askerlik öncesi yoğun bir temponuz vardıysa bu boşluk yanında can sıkıntısı bile yaratabiliyor.

Durum kötü değil tabii ki, bir iki hafta bu boşluğa düşen ne ilk, ne de son kişi benim. Ben sadece dile getirenlerdenim ‘taşaklığımı’. Haziran başı gibi işe geri dönerek bu sefer de işlerin yorucu ve boğuculuğundan yakınıyor olabilirim 🙂

Bir kaç güne kadar ‘Bir Kısa Dönemin Günleri’ isimli uzun bir günlük yazmaya başlayacağım. Askerdeki günlerimin önemli olaylarını gün be gün not aldım yanımda götürdüğüm Metris Yayınlarının 2012 yılı Olmayan Kelimeler isimli ajandasına. Asker günlerimin nasıl geçtiğini merak edenler için eğlenceli br yazı olacak gibime geliyor. Beklemede kalın…

20120522-182633.jpg

Sabır

Откъде да купя икона


20120401-110504.jpg
(Çizim: Cem Utku Altınok)

 
Göksel’i ilk tanıdığımız çıkış şarkısındaki gibi ‘Sabır, sabır, ya sabır’. Veyahut ‘ya sabır’ diyerek tesbih çekip Allah’tan sabır dileyenler gibi. Sabrediyorum.

Şafak sıkıştırmasının tek çaresidir sabır. Askerlikteki günler azaldıkça, er ve erbaşların kamuflajlara sığamaması, sıkıntı göstermesidir şafak sıkıştırması. Herşey batar, asabiyet artar, tahammül azalır, alınan emirler daha bir gönülsüz yapılır, küfürler 8 kamyoncu gücünde edilir.

Yapacak birşey yoktur, günler günlerin ardından, şafaklar şafakların ardından batırılacaktır, doğan güneşi görene kadar!

Bugün 45 havada. İçim sıkılsa da, koşup İzmir’e geri dönmek istesem de, evime yatağıma kavuşup 45 gün boyunca oradan hiç kalkmamak istesem de, yapacak birşey yok. Sabretmekten başka!

Şu önümdeki 45 günün mottoları şunlar olacak:

“Sabır acıdır, meyvesi tatlı”
“Sabırla koruk helva, dut yaprağı atlas olur”
“Sabreden derviş muradına ermiş”
“Sabreyle işine, hayır gelsin başına”
“Sabrın sonu selâmettir”
“İmanın yarısı sabır, yarısı şükürdür”

 

 

Basit Şeyleri Özlemek

Художник

Askerlik en basit insan hakkı olan özgürlüğü kısıtlayan birşey. Komutanlarımızın da dediği gibi bu süre zarfında hepimiz birer devlet “mal”ı oluyoruz. Tabii burada “mal” derken hangi manada dediği tartışmalı bir konu. İnsanın hayatını, geçmişini ve geleceğini düşünecek çok vakti oluyor. Nöbetlerde boşluğa devletin bir “mal”ı olarak “mal mal” bakarken insanın beyninde yüzlerde flashback ve flashforward betimleniyor. Zaman geçtikçe de hayatındaki en basit, en ufak, en farkına varılmayacak şeyin bile değerini anlıyor.

“Küçük şeyler hepsi minicik şeyler, bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren” demiş ya Bülent Ortaçgil hani. Doğru demiş. An geliyor o ufacık şeyler insana çok koyuyor. Özlenen şeyler hep ufak şeyler oluyor zaten. İzmir’i özledim demiyorsun, İzmir’de denize karşı oturup bira içmeyi özledim diyorsun. Sevgiliyi özledim demiyorsun, sevgilinin koynunda mayışmayı özledim diyorsun. Anamı değil anamın kokusunu özledim diyorsun. Evimi değil, evimde bacaklarımı uzatıp saatlerde boş boş TV izlemeyi özledim diyorsun… Sıralamak gerekirse;

  • Evde eline patlamış mısırı alıpda sezonlarda dizi izlemeyi
  • Yemekten sonra oturup anne baba ile orta Türk kahvesi içmeyi
  • Sabah kalktından sonra yatağı dağınık bırakmayı
  • Günlerce sakal traşı olmamayı
  • Pazar günü sırf kafama estiği için Çeşme’ye basıp gitmeyi
  • Bir telefon geldiğinde evden üstüne birşey geçirip Alsancak’a kahve içmeye çıkmayı
  • Sevgilinin “balik balik balik” lamasını dinlemeyi
  • Boş boş sokaklarda yürümeyi
  • Kanka ile Facebook üzerinde gördüklerimi ayıp mesajlar ile paylaşmayı
  • Bir bşaka kanka ile hiç bıkmadan usunmadan yok katedip nargile içmeyi
  • Bambaşka kankalar ile oturup rakı üstüne viski içmeyi
  • Swissotel’in çatısından Cumhuriyet Meydanına bakmayı
  • Kordon’da gün batımında sulu soğuk bira içmeyi
  • İnternetten alışveriş yapmayı
  • Sevgiliye “dırt”lamayı
  • Cep telefonundan istediğim anda istediğim kişiyi aramayı, mesaj atmayı, mail bakmayı, dünyaya bağlanmayı
  • İzmir’in güzel kızlarına bakıp not vermeyi
  • Yakalanıp Diva dergisinin içindeki salaklara bakmayı
  • Her yağmurda, her trafik sıkışıklığında İzmir belediyesine küfretmeyi
  • Araba kullanmayı!
  • Sıcak kumlardan soğuk sulara atlamayı
  • Oturarak sıçmayı
  • İstediğim anda sıcacık duşa-banyoya girebilmeyi
  • Hergün aynı kıyafeti giymek yerine gardrop başına geçip bugün ne giysem demeyi
  • Düzensiz Ipod’umdaki 9000 şarkıdan shuffle’ın gücü ile o an için olan mükemmel şarkıyı dinlemeyi
  • Saatlerde VH1 izleyip müzik eşliğinde kanepede sızmayı

Özledim ulan!

Sayılı Gün Çok Görecelidir

Askerlik ile Lost adası arasında çeşitli benzetmeler kurabiliyorum. Bunlardan birisi de zamanın askerlikte de, Lost adasında da geçmemesidir. Günler günlerin ardında, hergün birbirinin tekrarı gibi. Bugün aslında dündü kıvamında, “same shit different day” kuramına uygun. İlk günlerde 1 gün 1 hafta gibi geçiyordu. Birgün önce olan bir olayı anlatırken geçen hafta diye anlatabiliyorsunuz telefonda başka birine.

Atalarımız “Sayılı Gün Çabuk Geçer” derken askerlik kuramı sadece Yeniçeri Ocağı ve Tımarlı Sipahiler gibi profesyonel askerlik düzeyinde idi. Kimsecikler Osmanlı’da şafak saymıyordu kanımca. Eğer sayıyor olsaydı böyle bir lafı etmez, edemezlerdi!

Sivildeyken 1 hafta, 1 ay nasıl geçer anlamazdım. Halen de telefonda arkadaşlarım ve ailem ile görüştüğümde günler geçiyor işte derler. Nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Askerde ise her dakikanın önemi var geçen. Günde hiç bakmıyorsam en az 40-50 kere saate bakıyor buluyorum kendimi acaba kaç oldu diye. Sayılı gün, zaman görecelidir. Sivilde önemsiz iken akar gider, askerde önemli iken havada asılı kalır.

Buna bir başka güzel örnek de çarşı izni ve nöbet arasındaki farktır. Çarşı iznine çıktığında, dışarıda zaman akıyor geçiyor, bir bakmışsın farkına varmadan 9 saat geçmiş, akşam olmuş, geri dönmen gerekiyor. Ancak 2 saatlik nöbette vakit akmıyor, geçmiyor.

O yüzden siz siz olun, askerdeki tanıdıklarınıza “Aaa çok çabuk geçti valla bak kaç gün kalmış, daha dün gibi gittin, nasıl gittin geldin anlamadın” gibi onun sinir katsayısını artıracak saçma cümleler sarf etmeyin =) Samimiyet seviyenize göre içinden küfredebilir, dışından küfredebilir ya da kovalayabilir…