Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Bitcoinleriniz Değerinde Alınır Satılır

20140710-224318-81798417.jpg

Bitcoinleriniz değerinde alınır, satılır.

Yatırımlık Bitcoin bulunur!

Bundan yaklaşık bir sene önce bitcoin adını duyduğumda pek de ilgi göstermemiştim. Değeri düşük, Türkiye’den alımı satımı zor olan birşeydi. Tek bildiğim ekran kartları ile üretildiği idi.

İlgi göstermesem de bir gözüm hep üstündeydi. Maden kontratlarını inceliyor, kendi başıma nasıl madencilik yaparım diye öğreniyordum. Yıllık 250TL verip ortak bulut havuzlardan o parayı kağıt üzerinde2 yılda 500TL yapma hesapları vardı. Ancak yine de elim gitmedi.

Ekim 2013’de çeşitli kaynaklarda bir sene içinde 7’ye katlayacağı tahminlerini okuyunca iştahım kabardı ancak yine yavaştan aldım. Ben yavaştan aldıkça Bitcoin çılgınlığı dünyayı sardı, 100$ değerindeki bir bitcoin bir anda değerini ikiye topladı.

Apar topar bu çılgınlığa katılıp ‘Ay’ı görmem gerektiğini hissedip sağdaki soldaki paramı bir araya getirdim, gözüm doymadı banka kredi kartından taksitli avans çekip BTCTurk üzerinden ilk Bitcoinlerimi satın aldım.

Kasım 2013’ü yaşayanlar için bir rüyaydı. Ay’a giden roketteydik. 2 hafta gibi bir sürede kredi kartından çektiğim paranın masrafını çoktan karşılayıp, kara geçmiştim.

Bitcoin ile ilk tanışmamın acemiliğinden korkup günlük alım satımlar yapmaktan paramı 5’e katlayabilecekken 2’ye katlayıp, ana paramı garanti olarak çekip karım ile yatırıma devam ettim.

Bitcoin 1000$’ı görüp sonrasında dalgalanmaya başladı. Bitcoin altın ise Litecoin gümüştür deyip bir kısım paramı LTC’ye yatırdım. Bir kısmını ise Namecoin’e yatırdım. Eğer Bitcoin böyle bir sıçrama yaptıysa bu kriptoparlar da bir sıçrama yapabilirdi. Ama yapmadı 🙂

Litecoin ve Namecoin beni %50 zarar ettirdikten sonra anladım ki tek gerçek kriptopara Bitcoin. Dünyada geçerli olan mekan ve internet siteleri gün geçtikçe artıyor. Hükümetler bu kriptoparayı bir döviz, bir menkul kıymet olarak tanımaya başlıyorlar. Bu işte bir gelecek umudu var.

Bu arada tabii ki madencilikte yaptım birkaç hafta kadar. Çin’den gümrüğe takılıp vergisini ödeyerek bir Antminer getirip güzel bir maden sistemi kurdum. Ancak bu iş beni gerdi ve güzel bir karla sistemi Sahibinden’de sattım.

2014-05-27 16.38.32

Hala bir kısım paramı günlük ticaret ile al sat yaparak değerlendiriyorum. Hatta web sayfalarımda bahşiş olarak Bitcoin bile kabul ediyorum :).

Eğer siz de Bitcoin almak ya da aldığınız Bitcoinleri nakde dönüştürmek istiyorsanız bana ulaşın. Exchange sitelerinde hesap açıp, kimlik doğrulama işlemleri ile uğraşmak istemiyorsanız Localbitcoins gibi sitelerden size yakın Bitcoin tacirleri bulabilirsiniz ya da benimle iletişime geçebilirsiniz.

Yeni Nesil İş Görüşmeleri

Kurumsallaşan iş hayatıyla birlikte de hem meslekler, hem de iş görüşmelerinin şekli değişti. İlk başlarda ortaya bir CV çıktı. CV kelimesini sonra Özgeçmiş olarak değiştirip biraz daha sevimli hale geldi. İnsanlarda kafa kağıdı sayılabilecek bu özgeçmiş için iş hayatı öncesinde kendini paralamaya varacak kadar geliştirme hevesi çıktı. Lise bitti, üniversitede tam rahat edip kedi ya da delikanlı peşinde koşacakken boş vakitlerinde ve yaz tatillerinde part-time adı altında kölelik sayılabilecek kadar çalışılan stajlar, kurslar, seminerler, konferanslar ve programlar ile o kendimize ait vakitler dolduruldu. Gazeteden toplanan kuponlar gibi bütün staj kağıtları, sertifikalar alındı, normalde yüzüne bakmayacağın ama iyi pozisyondaki insanlar ile tanışıldı ve CV’ye referans olarak yazmak için telefonları alındı.

Daha sonra iş pozisyonları değişti. Eski Türkiye düzeninde meslekler müdür, genel müdür, yardımcı, ihracat sorumlusu, kalite uzmanı, muhasebeci, katip, satın alma müdürü, üretim, planlama, sevkiyat gibi anlaşılır, kendi dilimizde mevkiler iken karşımıza quality manager, logistic supervisor, outsourcing manager, tax specialist, accounting specialist, long term trainee, business development manager, brand manager, account manager, financial controller, project manager, sales effectiveness manager, export sales specialist, IT specialist, executive assistant, sales representive ve benzeri, benim gibi İngilizce bilen, kolej ve üniversite eğitimi almış entellektüel birisi için bile ne idüğü belirsiz iş mevkileri çıktı karşımıza. Başvurdukları işin ne olduğunu bile bilmeden başvuranlar çok, yaptıkları iş zaten Türkçe ve o sıfattan alakasız işler çoğu zaman =)

Bir de iş görüşmeleri değişti. Artık o kadar çok üniversite mezunu iş piyasasında işsiz ki, firmalar basit işlere bile üniversite mezunu adam tercih etmeye başlıyor. Bu kadar çok iş gücü boşta olunca da haklı olarak işveren aralarından en iyisini seçmek için işe alımda sınavlar, testler uyguluyor, tekli ya da grup olarak mulakatlara çağırıp, aptalca, ukalaca ve aşağılayıcı bir şekilde sorular soruyor, bu da yetmezmiş gibi bir de ev ödevi verip makaleler, kompozisyonlar hazırlatıyor. O soruların aptallığı karşısında kendimi paralayasım geliyor. İnternette baktım biraz neler sormuşlar diye;

  • 5 yıl sonra kendizini nerede görüyorsunuz?
  • Kariyer mi çocuk mu?
  • Neden buradasınız?
  • Sizi niye işe alalım?
  • Siz olsanız kendinizi işe alır mıydınız?
  • Bir önceki işinden neden ayrıldın?
  • En zayıf ve en kuvvetli 3 yönünüz?
  • Hayattan beklentilerin nedir?
  • Stresli ortamlarda çalışabilir misin?
  • Okulunuz gayet iyi, fakat ortalamanız niye 2.5?
  • CV’nizden anladığım kadarı ile bi kaç senede bir iş  değiştiriyorsunuz.  Sebebi nedir acaba?

Eğer işe ihtiyacınız yoksa, sadece yöneticilere cereyan vermek için iş başvurularında bulunup mülakatlarda çok eğlenebilirsiniz. Adamların egosunu kırmak, terslemek çok büyük zevk verir.

Benim babamın iş sahibi olduğu dönemlerde o hiç CV alıp bakmamıştır. Tavsiye ile ya da gözü kapalı deneyimsiz bir mezunu alıp, iş öğreterek meslek sahibi yapmıştır, kendi adamını kendi yetiştirmiştir. İşe alırken de gestapo subayı gibi insanları strese sokmamıştır. Adamlar çalışacağı mevkiyi, çalışacağı ortamı bilir, stres yaşamadan işlerine başlarmış. İnsanlar en fazla 1 ya da 2 kere iş değiştirirmiş. Hatta büyük bir çoğunluk ilk başladığı işten emekli olurmuş. Sıkılmadan, büyük bir özveri ile o işe devam edermiş.

Devir değişti tabii. Değişen devir ile birlikte bu saçmalıklar dizboyu oldu. İngilizceni 1 kere bile kullanmayacağın işler için İngilizce mülakatlar, meslek lisesinden mezun olman yeterli iken üniversite mezunu olarak sana sunulan işler… Ekmek aslanın midesinde.

Yılbaşı Eşantiyonları ve Bankacılık

Her yılbaşı zamanı insan yıl boyunca yoğun olarak çalıştığı firmalardan ve özellikle bankalardan çeşitli ufak tefek eşantiyonlar bekliyor. Ufak tefek eşantiyonlar insanı mutlu ediyor. Bunun sebebi bu eşantiyonların tamamen beleş olması. Kullanmayacak bile olsanız birşeyin size bedavaya gelmesi insanda mutluluk hormonu salgılatıyor.

Yılbaşı eşantiyonlarında firmaların genellikle tercih ettikleri ajanda, takvim, küçük kara not kağıtları, logolu kalemler ya da masaüstü kalemlik ve saatler oluyor. Bunların en çok işe yarayanları ajandalar ve not kağıtları oluyor. Kalemler zaten fazla uzun ömürlü olmuyor, ya kayboluyor ya da ucuz diye tükeniyor. Takvimin genelde en kullanışlısı masaüstü piramit tipleri oluyor. Duvara asılan bir takvim heba olur. Ajandalarda ise benim kişisel tercihim kitap-defter şeklinde olanlar. Uzun ince ya da sümen tipi ajandalar bir işime yaramıyor. Sayfaları genellikle yırtılıp atılıyor.

Yeni yıl oldu ama hala kendime uygun bir ajanda elime geçmedi. 2 sene önce Finansbank’ın deri kaplı devasa ajandası vardı, bu sene Ziraat Bankası’nın deri kaplama daha ufak boyutta ajandasını kullandım. Sanırım bu sene Halkbank’ın karton kapaklı ajandasına kalacağım. Her geçen sene düşüş halinde eşantiyonlarım. Bu sene çok az ajanda geldi. Bankalarla hiç olmadığı çok çalıştığımız halde bu düşüşe anlam veremiyorum.

Bankacılık sektörü CİMRİLEŞTİ. Artık dağıtılan bedava ajanda, kalem ve takvimin hesabını yapar oldular. Basel kriteri mi kardeşim bu, eşantiyona ayıracağınız para kısıtlı mı? Dünya kriz içindeyken tek kar eden bankacılık sektörü Türkiye’de idi. Bütün dünyada bankalar iflas ederken bizimkiler rekor kar açıkladı. Ama yıl sonu gelince bir ajandanın bile çingeneliğini yapmaya başladılar. Ajandalar, takvimler şubelere sayıyla ve kısıtlı olarak gönderilmeye başladı.

Babalarımızın zamanında böyle miydi? Bankalar o zamanlar bu kadar çok para kazanmıyordu. Daha çok elemanla daha az iş yapıyorlardı. Yurtdışına, dünyaya açık bile değildi bu kadar. Ama ben hatırlıyorum çocukluğumun buğulu yıllarında Yapı Kredi Bankasının babama, bizim eve boy boy vazolar, biblolar, kristal bardak ve süsler gönderdiğini. Bazıları abartıp gümüş tabaklar bile gönderirdi. Dükkanda bankaların küllükleri, kırtasiye eşyaları, saatleri, çiçekleri oldu. Bankaların kasaları zengin değildi belki ama gönülleri zengindi. Müşterilerini mutlu etmeyi biliyorlardı, hem de “Hesap İşletim Ücreti” ya da “Yıllık Aidat” ile onları soymamalarına rağmen.

Lanet olsun böyle yeni dünya düzenine. =)

Üretip Satan Rezil, Alıp Satan Vezir

Üretip Satan Rezil, Alıp Satan Vezir

Bu deyişi eski toprak bir ustadan duydum. Duyduğum gibi de kaptım. Son dönemlerdeki ruhi haliyetime çok uygun bir söz. Türkiye, hatta dünyadaki ekonomik değişimi çok iyi özetliyor.

Eğer üreticiyseniz, yanınızda 10larca kişiye istihdan sağlıyorsanız ve ürettiğiniz ürünü sürekli geliştirip, sürekli kaliteliyi yapmaya çalışarak satıyorsanız rezil birisiniz. Her ay önce devlete verginizi, SSKnızı, sonra elektriğinizi, sonra işçinizi, sonra tedarikçinize hammaddenizi ödersiniz. Ayın sonu geldiğinde sıra size gelmiştir. Ama fazla sevinmeyin, tam bitti derken yine ay biter, bir aybaşı daha gelir.

Üretimin sıkıntısını çekersiniz. Üretim yetişmez, müşteri kıllatır, işçinin derdi tasası bitmez, işçi bulamazsın, hammade bulamazsın, bulsan istediğin gibi iş çıkmaz, üretim hatası olur götüne kaçar, müşteri fiyat kırmak için malına bok atar, rakiplerin mal satmak için senden düşük fiyat vererek fiyat kırar. Güzel bir ürün yaparsın anında senden ucuza kopyaların çıkar. Müşteriye malı satarsın bu sefer ödemesini alamazsın. Ödeme alacakken müşterin malı satamaz çamura yatar sana iade etmeye kalkar. Binlerce TL para yatırarak aldığın makinalar durduğu yerde değer kaybeder, atsan atılmaz, satsan satılmaz. O kadar parayı daireye, dükkana, araziye yatırsam daha çok para kazanırım diye düşünürsün. REZİL olursun.

Ama alıp satsan öyle mi? Elinde nakit sermayen varsa senden kralı yoktur. Paranla herkesi kapında dizersin, istediğin adamdan malını alırsın. İstediğin gibi malını yaptırtırsın. Beğenmedin mi geri gönderirsin, bozuk mu çıktı geri gönderirsin. Satamadın mı çirkefe yatar indirim istersin. Satamadın mı fiyat kırar, maliyetine satar gene zarar etmezsin. Üreticiden fiyatı gebertirsin, son kullanıcıya X2, X3 fiyatına satarsın. Paran maldadır, her zaman paraya döndürebilirsin, üretim makinasında durduğu yerde değer kaybetmez.

Enayilik bu ülkede üretim yapmak. O kadar kişiye istihdam sağlamak, geçim kaynağı yaratmak. Hem paranızdan hem sağlığınızdan olursunuz. Fabrika kuracağınız parayı gayrimenkule yatırırsanız hem paranıza para katar, hem de toplumda saygın biri olursunuz. Fabrika kurararsanız riski alıp, yatırdığınız para gün be gün kaybolur.

Umutsuzluğumun ve bıkkınlığımın farkında mısınız?

İstanbul, EVTEKS, İş, Güç, İzmir

Salı gününden beri İstanbul’daydım, Twitter‘ımdan takip edenler bilirler. Aile işi olarak tekstil işindeyiz ve son 3 senedirde firma bazında İstanbul Evteks Fuarına katılıyoruz. Bu bahaneyle de ben yılda bir kez de olsa İstanbul’a gelmiş oluyorum =)

İstanbul benden büyük onla başa çıkamam. İstanbul’a ikamet ettiğimi düşünemiyorum bile. Çok kalabalık. Nereye gitsen kuyruk. Restoranlarda bile ayakta bekleme ihtimalin var oturmak için. Hep bir telaşe. Trafik telaşe… Belki üniversiteyi İstanbul’da okusam alışırdım bu yaşam tarzına ama İzmir’de çok alıştım rahat rahat yaydırmaya. Bir yere mi gidicem yarım saat önce çıkıyorum ve zamanında oraya varıyorum 🙂 Evet ben o klasik Amerikan filmlerindeki kasabasını hiç terkedemeyip orada yaşlanan amcalardan olacağım 🙂

İstanbul’a her İzmirli gibi ne kadar bok atsam da hayran olduğum bir şehir. Hele bir de gezmeye geldiyseniz tadından yenmez. Ben her sene derim ulan bu sene bir kaç haftasonu atlayıp İstanbul’a gezip tozup geri döneyim. Ama hiç fırsat olmuyor, cumartesi bile çalışan biri olarak… Hayat akıp gidiyor, biz es geçiyoruz…

Bu kadar telaşe ve kalabalağın olması doğal yurdum insanının neredeyse 5’te 1’i İstanbul’da yaşıyor. Taşı toprağı altın olmasa da İstanbul bir fırsatlar kenti. İstanbul’da abidik gubidik işler yaparak “Yürü ya kulum” sesini duymuş ve zengin olmuş bir çok insana rastlamak mümkün. Adam şans eseri birşey üretmiş zengin olmuş, şansa güzel bir yere dükkan açmış ve dükkan zincirleri olmuş. Birgün bir cafede bir adamla tanışmış ve bir firmanın müdürü olarak bulmuş kendini… Bir çok fırsat hikayesi dinlemek mümkün İstanbul’lulardan. Eğer çok çok zengin olma hayaliniz var ise, o hayalin bir ayağı muhakkak İstanbul’dan geçmeli…

İstanbul’un hayran kaldığım bir diğer yanı da sorunlara karşı hızlı tepki veriyor, hızlı değişebiliyor. Bu sene havalimanına geldiğimde gördüğüm havalimanı kavşağı ağzımı açık bıraktırdı. Geçen sene vasat bir kavşakken, bir seneden kısa bir sürede yanarlı dönerli komplike bir kavşak inşaa edilmiş. Aklıma ister istemez İzmir’de 6 yıldır sürmekte olan ve bitmeyecek gibi duran metro inşaatı geldi.

Garip gelebilir ama İstanbul’un asfaltlarına da hastayım. Trafiğin ana can arterlerindeki asfalt kaymak gibi mirim, akıyor gidiyor. Gelin bir de İzmir’e şehrin göbeğindeki kupon caddeler delik deşik ve bozuk asfaltlı. Vallahi bir cinnete bakar, vermem bir daha CHP Belediyelerine oy eğer AKP Belediyesi böyle güzel ve hızlı hizmet getirecekse!

Gelelim İstanbul bahanem EVTEKS fuarına. Adı üstünde EVTEKS, İstanbul Ev Tekstili fuarı, dünyanın önde gelene en büyük ikinci fuarı. Birincilik halen Almanlar’ın HeimTextil fuarında. Ama inanın zorluyoruz o fuarı. Almanlarda artık tekstil imalatından eser yok. Dünyanın en kaliteli ev tekstili imalatının gerçekleştiği Türkiye, akıllı davranırsa İstanbul’u çok kısa bir sürede ev tektilinin dünya merkezi haline getirebilir. Çinlilerden farkımız adımız ve kalitemiz.

Bir zamanlar hükümet tekstili gözden çıkarmış olsa da bu sektör Türkiye’nin hala lokomotif sektörlerinden. Tekstil bir virüs gibidir. İnsana bir kere bulaştı mı asla çıkmaz bu hastalık. Bir çok kişi tekstil sektörünün kaprisli, stresli ve yorucu tempolu işlerinden yakınsa da ve ilk buldukları fırsatta tekstilden çıksalarda bu kandaki virüs onları rahat bırakmaz ve daha rahat işlerler yeniden tekstile sokar. Bu benim için de geçerli. Her seferinde parayı vurup tekstili bırakırm desem de, eminim ki paralı bir adam olsam o parayla gider en kötüsünden butik işine girerim 🙂

Fuarlar hep güzel geçer. İş stresi olmaz, bol muhabbet olur, yeme içme sınırsızdır. Sürekli hostes yiyecek içecek pompalar. Bütün iş hayatı böyle olsa vallahi 100 yaşına kadar yaşarım 🙂 Ya da öyle bir iş yapacaksın ki sürekli fuarlarda bulunma gereğin olacak… Ben bir düşüneyim bu iş üstüne =)