Mental Facebook

Mental Twitter

Mental Twitter

    Twitter'ıma Gel

    Mental Formspring

    Arşivler

    pornomadokunma.blogspot.com

    Amiga’dan Unutamadığım Oyunlarım

    Biz Amiga döneminin çocuğuyduk. Abimler Commodore 64 döneminin çocuğuydu. Ben de çok çok ufakken yakaladım o devri ucundan. Hayal mayal hatırlarım, alet televizyona bağlanırdı, kaset çaları vardı, bir de klavyeli beyni. Kaset takılır, ekranda renk cümbüşü olur, oyun yüklenirdi. Joystick bağlı Commodore’da futbolundan savaşına bir çok oyun oynanırdı.

    Sonra ben büyüdüm ve ilkokul yaşına geldim. Abimlerin de gazıyla babama “sözde” benim için Amiga aldırtıldı. Amiga denen olay büyük olaydı Commodore’un üstüne. Bir kere kendinden disketliydi, ayrıca bir kaset aparatına ve dolayısıyla kafa ayarına gerek yoktu. Monitörü ile birlikte geliyordu sanki matah bokmuş gibi. Oyunlar disketlerdeydi ve daha az yer kaplıyordu. Hem klavyesindeki tuşlarla hem de bağlanabilen joystiklerle oyun oynanabiliyordu. 2 kişi bir futbol maçında zevkle kapışıyordu. İşte o zaman tanıştık aşağı yukarı, sola sağa okları ile…

    Bazı oyunlar çalışmazdı, ya da bazı özellikleri çalışmazdı çünkü megabyte’ı yoktu. Megabyte satın alıp içine taktırtınca açılırdı, çalışırdı o oyunlar. Yıllar sonra öğrenecektik o megabyte denen olayın aslında 1MB Ram olduğunu :) İlkokul 1′den 5′e kadar ömrüm Amiga ile geçti. Şimdi şaşırıyorum o oyunları nasıl oynuyordum diye. 1 kelime İngilizce bilmeyen ben menajerlik olsun, savaş olsun, poker olsun bir sürü oyun oynuyordum…

    Oyunları İzmir’de bugünkü Alsancak Reci’s Cafe’nin yanında kalan dükkanda bulunan Datasoft adlı Amiga ve Atari dükkanında alırdık. Ben oraya pek gitmezdim evden çıkıp uzaktı. Abim gider oyunları disket disket alıp gelirdi. Oyunlarda orjinallik falan yoktu. Diskete çekilirdi. Disketi ister yanında sen götürürdün, ister oradan satın alırdın. Datasoft’taki adamlar o oyunları o yıllarda nereden bulurdu bilemem. 1991 ile 1995 yılları arası. Ne internet var ne başka birşey. Tahminen Alamanya’dan getirtiyorlardı Alamancılara.

    Bu yüzdendir ki Amiga oyun dağarcığım o zamanlar abilerimin bana dayattığı oyunlarla sınırlıdır. Bir ya da iki kere Datasoft’a benim de abimle birlikte. Gözlerimde ufak bir çocuğun fıldır fıldır etrafı inceleme büyüklüğü ve parlaklığı vardı tahminen. Dükkan bana kocaman ve çok etkileyici gelmişti. Raflarda çeşit çeşit joystikler, ortada oyun isimleri ve disket sayılarının yazılı bulunduğu bir klasör liste, bir tane ana bilgisayar ve disket sürücü gibi birşey. İstenilen oyunlar o bilgisayardan disketlere çekiliyordu.

    Bahsettiğim dükkanı bilenler bilir aslında götüm kadar bir dükkandı orası. Ama çocukluğun ve görmemişliğin getirtikleri ile çok eğlenceli ve mutluluk verici bir dükkandı orası. Şimdi o hisleri  ve heyecanı en kral Best Buy mağazalarında bile bulamıyorum.

    Bu çocukluğun verdiği heyecan Amiga oynarken başıma çok bela oldu ancak. Heyecanlanıp çok joystick kırdım ben elimde. Abimler isyan ediyordu artık. Joystik kırıldımı tamir edilebiliyordu (tahminen içindeki tel lehimleniyordu) ancak eskisi kadar sağlam olmuyordu. Joystiğin 4 bir yanındaki sensörlerden biri kırılyordu böylece sadece 3 yöne hareketi algılayan bir joystik kalıyordu elimize. Hiç biri işe yaramayan :)

    Bu Amiga oyunlardından aldığım zevki bir daha hiç bir platformda tam olarak alamadım. PC oyunlarında da zevki oyunlar oldu ama Amiga kadar heyecan veren, sevindiren, kendinden geçiren olmadı. PS3, Wii ve XBox’ta şimdi inanılmaz efektler, görüntüler, sanal gerçeklikler var ama dönüp baktığınızda, hatırladığınızda sizi mutlu eden Amiga’nın kötü grafikli (tahminen 8bit), ufak kısa oyunlarıdır.

    Hatırladığım kadarı ile benim en çok oynadığım Amiga oyunlarım şöyleydi.

    Not: Resimlerin kötü rengine aldanmayın. Üstlerine tıklayınca güzel oluyor :)

    KICK OFF 2

    Kick Off 2, ileride Sensible World of Soccer’a dönüşecek olan oyunların ilk serisidir. Sanırım SWOS ile Kick Off’un yapımcıları arasında ortak bir kişi var. Yukarıdan izlenen futbol sahasında karınca gibi adamlarımız ile topu tutup gol atmaya çalışırdık. Abimlerle birlikte 3 kişi lig yapardık kendi aramızda. Kağıt kalem ile maçlar not tutulur, kuralar çekilir, puanlama ve averajlar tutulurdu. Her ligde bir farklı kişi şampiyon olurdu. Oynadığım ilk futbol oyunudur Amiga’da. Sanırım daha önce Commodore 64′te Microprose Soccer oynamıştım ilkokuldan önceki yaşlarımda abimgillerlen.

    LOTUS ESPRITE TURBO CHALLENGE II

    Lotus Espirite Turbo oyunu oynamış olduğum ilk araba yarışı olabilir. Lotus arabasının L’sini gerçek hayatta görmemiş Türk çocuğu olarak arabaya hasta kalmakla birlikte sağdan direksiyonlu bir araba yarışı oynamanın farklılığını daha o yaşta yaşamıştım. Çeşitli parkurlarda ister bilgisayara karşı, ister bir arkadaşınıza karşı yarış yapabiliyordunuz. Ekran ortadan ikiye bölünür üstteki bir arabayı, alt ekrandaki da bir diğer arabayı yönetirdi. Yarış seçenekleri arasında otomatik ve manuel vites gibi bir seçenekte mevcuttu.

    TV SPORTS BASKETBALL

    EA Sports’un ilerleyen yıllarda yapacağı NBA Live o zamanlar Amiga’da çoktan yapılmıştı. TV’den lig sunar gibi anlatılan oyunda NBA’dan bir şehir takımını seçip yönetmeye ve oynatmaya başlıyordunuz. Maç sırasında yorulan oyuncuları molalar alarak değiştiriyor ve NBA liginde galibiyetler alarak Play-Off ‘a kalmaya ve şampiyon olmaya çalışıyordunuz. Oyunun eğlenceli kısımlardan biri de arada komik komik televizyon reklamlarının çıkıyor olmasıydı, sanki devre arasında TV reklamı girmiş gibi. Aklımda kalan bir başka detay ise orta saha da oyuncuları yönetemediğimizdi. Kendi pota bölgenden çıktıktan sonra orta sahada otomatik ilerlerdi adamlar ve diğer pota görüntüsüne gelirdi. Çok zevkli bir oyundu. Uzun soluklu bir lig olurdu kaydedip diğer gün devam ederdik.

    PIRATES!

    Çok zevkli bir oyundu. Geminizi haritada, okyanusta, denizlerde sürerdiniz. Adalara, şehirlere, dükkanlara uğrardınız. Diğer gemiler ile kapışır, şehirleri yağmalamaya çalışırdınız. Ancak ben bu oyunu beceremezdim, çünkü ilerlemek ve anlamak için inanılmaz bir İngilizce gerektiriyordu. Kendinize bir kariyer belirleyecekken size çeşitli sorular sorardı. Ben de onları anlamazdım. Ve sonunda yenilip köle olarak ölürdüm :) Şimdiki ingilizcem ile bu oyundan 10 kat daha çok zevk alacağıma şimdi eminim. Ama geçti…

    SENSIBLE WORLD OF SOCCER

    İşte efsanevi oyun SWOS. Her Türk gencinin elinden bir kere geçmiştir bu oyun. SWOS’un menajerliğini inanılmaz çok oynardım ben. Galatasaray’ı alıp Avrupa kupalarında şahlandırırdım diye hatırlıyorum. Yanılıyorsam düzeltin. Bütün Avrupa liglerinin takımları mevcuttu. Bir de para hilesi vardı. Yapın hileyi, gidip doldurun Galatasaray’ı İngiltere, İtalya ve Almanya liginin en kral oyuncularıyla :)

    Golden Axe

    10 numara FRP gibi Arcade oyundu. Diablo oyunu gibi 3 karekterden birini seçip mistik ve canavarlarla dolu bir dünyada bölüm bölüm ilerliyorduk. Her bölümün sonunda da bir bölüm canavarı olurdu. 3 karakter vardı, dişi savaşçı, erkek savaşçı ve baltalı cüce. İstersek 2 kişi oyuna girip önümüze gelen yaratığın ağzını yüzünü dağıtarak oyunu bitirebiliyorduk. Birde hatırladığım can iksirleri ve mana iksirleri topluyorduk. Mana iksirleri belirli bir sayıya ulaşınca büyü yapıp herkesin tepesine yıldırım indiriyorduk diye hatırlıyorum. Yanılıyorsam düzeltin… Bu oyunu abimle bitirmiştik. Oyunu bitirince de disketi bozulmuştu. Kendi kendini imha etmişti yani :D

    North & South

    Çok gırgır, çok şamata bir Amerikan İç Savaşı strateji oyunuydu. Amerikan haritası üzerinde Kuzey Güney savaşını oynuyorduk. Orduları eyalet eyalet ilerletip, önümüze gelen düşman ordusuyla canlı olarak savaşıyorduk. Orduda topçular, atlılar ve piyadeleri ayrı ayrı yönetebiliyorduk. İleri de Sid Meier’in Gettysburg’ünde de benzerine rastlaşacağımız bir savaş platformuydu bu. Bir de haritada ordularımızın başına gelebilecek traji komik kazalarda oluyordu. Meksikalılar durduk yere bomba atıyordu, ya da Kızılderililer balta atıyordu. Bir de tren kovalamaca ve kale fethetmece gibi yan atraksiyonlu sahneleri de vardı oyunun. 2 kişi saatlerce kapışabilirdiniz Amerika için :)

    Bir de oyunun ana ekranında, kurulum aşamasında domalmış fotoğrafçının götünü elleyince kıkırdıyordu hiç unutmam :)

    Alcatraz

    Alcatraz adasından kaçış. Görevimiz Alcatraz adasına çıkıp bekçileri alt ederek birilerini sağsalim ortadan kurtarmak. Heyecan dolu bir oyundu. 2 kişi de oynanabiliyordu, işleri daha kolaylaştırmak için. Ara bölümleri de vardı mesela bir binaya tırmanıp bir binada da birşeyleri halledebiliyoduk. O bölüm çok kasıyorsa es geçiyordum ben direk adamları kurtarmak için. Güzeldi…

    Manchester United Europe

    Bu oyunda kuş bakışı futboldan farklı olarak günümüzdeki gibi TV açısından oynana futbol oyunlarının ilklerindendir. Bu oyunda sadece Manchester United takımını yönetebiliyorduk ve Premier Lig ve Avrupa Kupalarında başarıya ulaşmaya çalışıyorduk. Çok eğlenceli bir futbol oyunuydu bu da… Tek başına oynamak için özellikle.

    Test Drive II – The Duel

    Günümüzde trafikte Porsche ve Ferrari’yi kapıştıran bir oyun hiç oldu mu bilemeyeceğim ama Test Drive II The Duel oyunu bunu Amiga platformunda başarmıştı. Porsche ya da Ferrari kullanma şansına ulaştığınız bu oyunda arabaya ya da ağaçlara çarptığınız anda cam çatlıyor ve oyun bitiyordu. Bir de çok hızlı gittiğinizda polis radarına yakalanıyordunuz ve kaçmaya başlıyordunuz polisten :)

    Maria’s Xmas Box

    Ahh Maria ahh. Nasıl unutabilirim bu oyunu. İlk oynadığım ve poker öğrendiğim oyun. Sırf bu oyun için ansiklopediden (Cumhuriyet Ansiklopedisi) poker oyununu okuyup serileri öğrenmeye çalışmıştım. Belki de Maria hayatımda sanal olarak soyduğum ilk kadın, Maria’nınkiler de gördüğüm ilk memelerdir. İngilizcem olmadan poker oynamış, blöf yapmayı burada öğrenmiştim :)

    Pool

    Çok da zevkli olmayan bir bilardo oyunuydu belki de. Grafik olarak pek tatmin etmezdi ama bilardonun basit mantığını barındırıyordu. Beyaz topa hangi açılardan nasıl vurulursa nasıl gideceğini o yaşlarda az çok anlamıştım bu oyun sayesinde. İnce görme, falso verme, abanma gibi hareketler ile topları sokmaya çalışıyordum işte deliklere :)

    Batman the Movie

    Batman’in o zamanlar filmi yeni yeni çekilmeye başlamıştı. Amiga’ya da oyunu düşmüştü. Çeşitli bölümlerden oluşan oyunda herşeyden az biraz vardı. Arcade olarak ilerleyip adam dövme, Batmobil kullanarak zamana karşı yarış yapma, Batman Jet’ini kullanarak balonları patlatmaca ve Joker’in bıraktığı bulmacayı zamanında çözerek bölümleri aşıyorduk. En sonunda da Joker ile karşılaşıp pataklıyıp yeniyorduk. Heyecanlı ve çok eğlenceliydi. Zaman geçip de kaybetmeye yakınlaştıkça aşağıdaki Batman silüeti Joker’e dönüşürdü onu hatırlarım.

    Arnie

    Bu oyunun grafikleri bugünkü Flash bazlı oyunlar gibi güzeldi. Ancak şimdi okuduğum kadarıyla Green Berret diye bir oyunun kopyasıymış sanırım. Bilemeyeceğim hiç duymadım ama bu oyunda askerimiz ile bir Arap kentinde teker teker hepsini öldürerek ilerliyorduk. Zevkliydi.

    Barbarian

    Bu oyun orjinalinde bir Commodore oyunuydu sanırım ama hatırladığım kadarıyla Amiga’mda da vardı. İkili bir kılıç dövüşü oyunuydu ve sonunda kazanan taraf, kaybeden savaşçının kafasını uçuruyordu. Bir tane de kaplumbağa gelip o kafayı dövüş alanından dışarıya çekiyordu. Kafa koparma sahnesi ile çok eğlenceli bir dövüş kapışmasıydı.

    Double Dragon

    Fındık fıstık oyunlardandı. O zamanlar Double Dragon filmi sanırım meşhurdu, abimde o yüzden almıştı. Jetonla oynanan sıkıcı Atari oyunlarındandı. Bölüm bölüm ilerleyip önümüze geleni pataklıyorduk. Karakterin elinde kırbaç mı zincir mi ne olduğunu anlamadığım birşey olurdu onunla gelene geçene vururdu :)

    Ninja Rabbits

    Bu da Amiga ilk geldiğinde bir kutu dolusu disket içinde gelen oyunlardan biriydi. Ama ilk Amiga günlerimde inanılmaz sarmıştım bu oyuna. Tavşanımız kırsalda başladığı mücadelesine şehire kadar ilerleyip robotları karate hamleleri ile pataklayarak devam ediyordu. Neye karşıydı bilemiyorum, küresel ısınma mı, doğanın kirlenmesi mi? Ama iyi karate biliyordu ve havuç yiyerek kuvvet buluyordu :)

    The Simpsons: Bart vs the World

    Simpson’ın da ilk yıllarıydı ve onun da bir Amiga oyunu çıkmıştı. Karma bir oyundu, bütün Simpsons karakterlerini barındırsın diye. Bir puzzle oyunu vardı, bir kollu jackpot oyunu, bir de Bart Simpson’ın Çin Seddi kaykay yaptığı bir oyun vardı. En güzeli de oydu. Aslında şimdi düşünüyorudum da çok vasat bir Simpsons oyunuydu.

    Shadow Dancer

    Son Amiga oyunlarımdan biriydi. Bir Ninjamız var çeşitli platformlarda kendisine saldıran adamları pata küte dövüp ilerliyor. Bir de yardımcı köpeğiniz vardı, atıl kurt diyordunuz saldırıyordu elemanlara. Bir de üzerinize karpuz atan düşmen ninjalar vardı. Sonra yıllar sonra anladım ki onlar aslında yeşil disklermiş, karpuz değil. Demekki neymiş, oyunun grafikleri kötüymüş :)

    Hostages

    Bir binada rehineler alınır ve Swat olmasa da Delta özel timi olarak sizin göreviniz minimum hasar ile onları kurtarmaktır. Önce adamlarınızı teröristlere görünmeden binaya yerleştirmeye çalışırsınız tutulan yuvarlak ışıklardan kaçırarak onları. Sonra sniperınız pencerelerde duran teröristleri indirir, ama dikkat edin pencerede rehinelerde olabilir. Sonra da binaya camlardan uçarak girilir ve rehine kurtarma savaşı başlar :) Çok başarılı bir oyundu bence dönemine göre.

    Terminator 2: Judgement Day

    Terminatör’ün yakıp yıkıp geçtiği yıllar sinemalarda. Hemen oyunu da yapılmıştı. Vasat bir oyundu ama oynamaya değerdi. Silahla kapışma oyunları, motorsikletli kaçış oyunu bir de araya bir puzzle oyunu. Fena değildi.

    Popularity: 1%

    Post to Twitter Tweetle

    ACI Moods of Fashion

    DSC_4412

    Moods gösterisi İzmir Amerikan Lisesinde gelenekselleşme yolunda bayağı bir yol katetmiş bir şovdur. Her sene farklı bir konu ve konseptte düzenlenen bu şov benim lise yıllarımda ilk kez bir yabancı öğretmen tarafından başlatılmıştı. Ne yazıkki şu anda adını hatırlayıp kendisini anamıyorum… İlk olarak 1999 ila 2001 yılları arasında düzenlendiğini düşündüğüm Moods gösterileri günümüze kadar gelmiştir. Gelmiştir netekim ben bu seneki moda konulu Moods of Fashion’a 16 Ekim gecesi bir arkadaşımın ekstra bileti sayesinde izledim.

    Moods’un diğer okul gösterilerinden farkı, diğer gösteriler gibi sene sonunda değil sene başında yapılmasıdır. Bu yüzden her sene, bir sonraki öğretim döneminin başında sergilenmek üzere bir ekip oluşur, bir konu veya konsept belirlerler ve yaz tatiline kadar şovu ana hatları ile oturturlar. Okullar açıldığında yeniden provalara ağırlık verilir ve dersler iyice yoğunlaşmadan, okulun 4. veya 5. haftası şov sahneye konulur. Bu açıdan ilginçtir. Bu şovda müzik ve dans performansları ayrı ayrı yer alır. Öğrencilerden oluşan sunucular, her şovu birbirinden ilginç şekilde sunar, seyirciyi güldürür, barkovizyon ile kendi şovlarını hazırlarlar. Bu şovlara yetenekli müzisyen ve dansçı öğretmenlerde seve seve katılıp öğrencileriyle ayrı bir bağ oluşturur.

    Gözünü sevdiğim lisem, hala 25 yaşına gelmeme rağmen “okulum” deyince aklıma ünivesitem yerine aklıma gelen ACI, İzmir Amerikan Kolejim, farkını ortaya koymuş. Biz mezunlar, her geçen sene okula giren öğrencilerin kalitesini her ne kadar beğenmesek de, ACI kendi kültürü ve eğitim anlayışı ile giren her öğrenciyi iyice yoğurup, sosyal, aktif, kendine güveni tam, kültürlü birer birey haline getirmeye devam ediyor.

    Moods of Fashion’da da bunu yine gördüm. Sahnede sergilenen şovlar, bilmeyen biri için 15-17 yaş aralığında genç liselilerin yapabileceği bir iş olarak görülemez. Hepsinde inanılmaz bir emek, özveri ve profesyonelliğe yakın bir şov vardı. Kızlar ve erkekler hepsi şık kıyafetlerini çekmiş, hepsi birer manken, birer yıldız gibi yaşlarından hayli hayli olgun tavırlar sergileyerek görevlerini yerine getirmişler.

    Bir yaşlı kurt olarak bana özel gözlemlere gelmek gerekirse, İzmir Amerikan’da hala güzel kızlar var, mezun vere vere tüketemedi :) O özelliğini de kaybetmemiş. Yalnız dikkatimi çeken yeni neslin daha bi açık seçik giyinir olduğu olmuş. Ee bu medya ve magazin döneminde doğal karşılanacak birşey :)

    Bizim zamanımızda şovun sunumu da İngilizce yapılırdı. Ancak bu sefer sunumlar Türkçeydi…

    Okulun müzik grubu da biraz zayıf kalmış gibi. İyi bir gitarist ne yazıkki göremedim. Davulcu ve bassçıya söyleyecek lafım yok. Bizim zamanımızda rockçı gençlik daha aktifti, elini atsan bir iki tane gitarist bir iki tane baterist denk geliyordu :)

    Okula girdiğim kapıyı tanıyamadım. Bizim o eski müzik odasını ve eski beden eğitimi ofisi ile soyunma odalarını yıkıp, oraya bu tür şovlarda girişi çıkışı kolaylaştırmak için asimetrik bir kapı yapmışlar. Güzel olmuş ama o plastik güvenlik kulubesi orada olmamış :)

    Yeni Coop’ı, yani kantini, görünce hoşuma gitmedi. O derme çatma, kışın soğuk, plastik sandalyeli, salaş görünümünü özledim. Şimdi bistrolar ve deri koltuklar ile çok lüks geldi gözüme. Kumpir fırını nerede? Gözümden kaçmış :)

    Auditorium hayvansı olmuş. Kırık koltuklardan eser yok. Milleti hoplatırdık o koltuklarda. Daha rahat koltuklar konmuş, ama hala dar :) Ses sistemi klima sistemi on numara…

    Kendimi çok yaşlanmış hissetim.İçimi ifade edilemez bir hüzün kapladı. Yaş-lan-dım!

    Bir kaç eski hoca görürüm diye umut ediyordum ama bir elin parmaklarını geçmedi. Kimse kalmadı mı yaw?

    Bizim zamanımızda “Hızlandırdınız” diye şikayet edilinen okul alkışı sanki daha da hızlanmış gibi. Kadriye Hanım gidince kontrolden çıkmış gibi sanki :)

    Son sözüm Hail Alma Mater Fair…

    Popularity: 1%

    Post to Twitter Tweetle

    Barbie Seviştirmece

    barby018

    Erkek her yaşta erkektir. Özellikle daha cinsellikle ve pipisiyle yeni yeni tanışmaya başlayan, hormonların damarlarda yeni yeni gezmeye başladığı 5-10 yaş arasındaki ilkokul erkekleri daha bir erkektir. Onlar bu yeni tanıştıkları duygular ile sosyal yasaklamalar olan ayıplamalar arasında daha ezilip büzülmemiştir. Bu yüzden de bu tip yetişkin insanların yapsa linç edileceği hareketleri masumca yaparlar ve bu haraketleri için linç edilmezler :)

    Kızkardeşi ya da kız kuzeni olan her erkek, 5-10 yaşları arasında onun Barbie bebeklerini kesinlikle soymuştur, Ken-Action Man ya da Ninja Kaplumbağlar ile öpüştürmüş ya da seks yaptırmıştır. Bunları yapamamış olsa da aklından geçirmiş ya da hayalini kurmuştur.

    Kaç tane masum Barbie bebek, banyoda yıkanmıştır, Ken bebek ile evlilik hayatı yaşamış, Action Man’in kaslı kolları arasında kaçamak yapmış, Ninja Kaplumbağalar ya da daha da kötüsü Splinter ile çok ters ilişkilere girmiştir bugüne kadar Allah bilir. Daha da kötüsü Barbiler arası lezbiyon orcidir. Kızın eğer Ken’i yoksa, oğlanın da yanında Action Man’i ya da diğer oyuncak figürleri yanında yoksa, masum Barbiler birbirlerini dillemişlerdir :P Arada bu ilişkilere varoşların Barbie’si Sindy de dahil olmuştur… Varoş ve zengin oğlan aşkları da yaşanmıştır.

    Kim bilir kaçınız bu ters hareketleri yaparken kızkardeşinize ya da kuzeninize yakalandınız, attığı çığlıklar yüzünden “Neler oluyor orada?” edasıyla odanıza koşan anneniz, yengeniz, halanız ya da teyzeniz tarafından bir güzel tokatı yiyip, azarlanıp cezalandırıldınız. Ama onlar bilmiyorlar ki sizin bugün ki heteroseksüel, taş fırın erkeği haliniz, o gün gururlar seviştirdiğiniz Barbieler sayesinde oluştu :)

    İşte size o günleri hatırlatacak bazı aşifte Barbiler :)

    Popularity: 2%

    Post to Twitter Tweetle

    Ipod ile Gelen Nostalji

    Naked Ipod

    Daha önce IPod’u kurmayı geciktirdiğimi belirtmiştim herşeyi erteleyip geciktirdiğim gibi. Ancak bu pazar oturdum, bütün arşivimi ve abimin arşivi bir araya getirdim, eksik ID3 bilgi etiketlerini güncelledim ve ITunes ile IPod’u çiftleştirerek gereki eşzamanlamayı (senkronizasyon) yaptım. Tamı tamına yıllardır biriktirdiğim nadide parçalardan oluşan 7800 parçalık MP3 arşivimi IPod’a yükledim ve yedekledim. Artık istediğim müzik parmağımın ucunda.

    Bir kaç da şarkı listesi oluşturup, bütün yorgunluğun üstüne pazar gecesi kulağıma kulaklıkları takıp IPod’dan şarkı dinleyerek uyudum. Bu benim için inanılmaz bir nostalji oldu. Aklıma ortaokul yıllarım geldi. O zamanlar herkeste bir walkman bir de discman vardı. MP3 çalarların daha henüz esamesi okunmazdı. Tam bir geçiş dönemiydi. Kaset de vardı CD’de. Hatta Ömer adlı arkadadaşımla, yeni yetme rockçılar olarak birbirimize kasetler çekerdik, arşivimizi ve müzik bilgimizi paylaşırdık. CD kayıt pek yoktu, sadece BUlgar (şimdinin korsanı) CD’ler dinlemeye çalışırdık.

    İşte gözlerimi kapamış, eski şarkılarımı dinlerken bir anda yeniden ortaokuldaki o Megu’ya geri döndüm. Metal müzik dinleyerek uyuyabilirdik biz. Ninni gibi gelirdi o bağrışlar, çağrışlar, brütal vokal, gitar soloları, riff ve crosslar. Bir hoş oldu içim. Ne günlerdi be dedim. Sonra aklıma Ankara Bilkent üniversite gezisinde gene Ömer’le kulakta Strokes’un Is This It albümünü takıp dinleyerek uyumamız geldi. Ne zaman Strokes dinlesem aklıma o otobüs yolculuğu gelir.

    Yeni heves daha her gün yeni albümler çekip, IPod’a yüklüyorum. Daha önceki MP3 çalarım Creative Zen ile yaptığım hataları tekrarlamıyorum. Sırf herkeste var diye IPod’u reddedip alternatiflik yaparak Creative marka MP3 çalar almıştım. Queens of the Stone Age’in dediği gibi “Go With the Flow” yapmak bazen iyidir. Bu kadar insan yanlış yapıyor olamaz. Neyse bu sefer Itunes’dan da yararlanarak bütün dosyaları sanatçı ve şarkı adı olarak etiketli, düzenledim. Kendi dinleme zevkime göre şarkı listeleri de yapıyorum. Ve işin en zevkli kısmı, arabama sonunda bağlayıp da güzel güzel şarkılar dinleyerek gezebileceğim :)

    Popularity: 1%

    Post to Twitter Tweetle

    Makinanızı Bu Kapağın Altından Tutarak Kaldırmayınız

    Makinanızı Bu Kapağın Altından Tutarak Kaldırmayınız

    İlkokul 1′inci sınıfta ilk okumayı öğrenen her Türk genci gibi orada burada yıllardır görüp de ne yazdığını anlayamadığımız şeyleri okumaya başladım ben de. Sokaktaki tabelalar, evdeki elektronik eşyaların markaları, yiyecek içeceklerin üzerindeki yazılar. Önüme ne gelirse yüksek sesle ya da içimden ben de okurdum. Ama bu okuduklarımın arasında belki de en çok okuduğum, ya da okumaya yüz tuttuğum ve aklımda kalmış olan tek bir yazı var.

    Çamaşır Makinası“Dikkat Makinanızı Bu Kapağın Altından Tutarak Kaldırmayınız”

    Uzun süren büyük tuvalet seanslarında, o zamanlar tuvalette okunacak bir dergi ya da gazete ile girme gibi bir kültürüm olmadığından, bizim klozetin tam önünde duran bu çamaşır makinasının altında yıllardır sapasağlam duran uyarı etiketini belki de binlerce kez okumuşumdur. O zamanlar her evde bulunan Arçelik marka çamaşır makinalarının hemen hemen hepsinde bu uyarı ibaresi bulunurdu. Çoğunuz hatırlayacaktır.

    Neden? Neden makinamızı bu kapağın altından tutarak kaldıramıyoruz? Çamaşır makinası alttan tutatarak kaldırımazsa nereden tutarak kaldırılabilir? Hep bu soruları sormuşumdur ufakken kendime. Ama yıllarca cevabı bulunamayınca da artık o uyarı ibaresini okumaktan ve sorgulamaktan vazgeçmişimdir.

    Popularity: 2%

    Post to Twitter Tweetle

    1 / 712345...Son »