Mutlu Aşk Yoktur Çünkü Aşk Istıraptır

bleedinheart.JPG

Istırap, çeşitli felsefi ve dini sistemlere konu oluşturmuş, Mistisizm, Ezoterizm ve Spiritüalizm‘de önem verilen ve ruhsal gelişimi sağlayıcı, öğretici niteliğiyle ele alınan bir kavramdır. Istırap konusunun işlendiği bu alanlarda, ıstırap, elin sobaya değmesi veya kesici bir aletle yaralanması gibi fiziksel bedenle ilgili maddi acılar anlamından ziyade manevi acılara ilişkin bir kavram olarak ele alınır. (Kaynak: Vikipedi)

Nedense bazen böyle düşünüyorum… Tarih boyunca da bize empoze edilen bu değil midir? Ya da yaşadıklarımızdan çıkardıklarımız arasında bu yok mudur? Aşk herkesin karnına ağrılar sokup dengesizleştirmemiş midir? Bu dünyadaki en temel duygu bencilliği aynı anda hem öldürüp hem de canlandırmamış mıdır? Bütün bu ağır duygulara rağmen yeri geldiğinde de yüzümüze tatlı bir tebessüm kondurmamış mıdır?

Edebiyattaki en meşhur aşk hikayeleri bile mutlu sonla bitmeyen aşklardır, trajedidir. Trajedi bir ıstırap çeşididir. Nedense birbirine aşık olan insanları hep Romeo & Jüliet, Kerem & Aslı, Leyla & Mecnun, Ferhat & Şirin çiftleri ile karşılaştırız Türk halkı olarak. Peki o hikayelerin sonunu kaçımız biliyor? İşte o meşhur aşklara örnek teşkil eden ıstırap dolu hikayeler…

ROMEO & JÜLİET

Capulet’ler ve Montague’ler birbirine düşman iki ailedir. Aralarındaki kin ve nefret bitmek bilmez. Şimdiye kadar bir sürü kan dökülmüştür.

 

Montague’lerin oğlu Romeo, Rosaline’e aşık olmuştur. Ama Rosaline onun aşkına karşılık vermemektedir çünkü o bir rahibedir. Bu duruma Romeo çok üzülmektedir ve acı çekmektedir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio onu unutmasını söyler ama Romeo hiç kimseyi, hiçbir şeyi dinlememektedir. Delicesine âşıktır.

 

how_to_cure_heartache.jpg Capulet’ler akraba ve dostları için bir şölen düzenlerler. Benvolio, Romeo’yu da bu şölene gitmek için zorlar ve ikna eder. Şölende bir sürü, Rosaline’den güzel kızlar olacağını ve ondan daha iyilerini bulabileceğini söyler. Ancak Romeo’nun umurunda bile değildir. Sadece dalga geçip, eğlenmeye gidecektir.

 

Ama durum düşündüğü gibi olmayacaktır. Şölene gittiklerinde Romeo, Juliet’i dans ederken görür ve ilk görüşte çok etkilenir ve ona âşık olur. Aynı zamanda Juliet’te Romeo’ya aşık olur. Ancak Romeo ve Juliet öğrenirler ki, aileleri birbirlerine düşmandır. Ama onları hiçbir şey engelleyemez ve gizli gizli aşklarını yaşarlar. Daha fazla gizliliğe dayanamazlar ve evlenmeye karar verirler.

 

Romeo gizlice rahiple konuşur. Juliet’in dadısı da onlara yardım eder ve gizli bir nikâhla evlenirler. Aileler arasındaki düşmanlığı bitirecek tek umutları bu evliliktir.

 

Capuletlerin yeğeni Tybalt, bir gün Romeo ve arkadaşı Mercutio ile karşılaşır. Tybalt, Romeo’ya laf atmaya ve sataşmaya başlar ancak Romeo, Juliet’e olan aşkından dolayı tepki vermez ve alttan almaya çalışır. Mercutio bu duruma anlam veremez ve Tybalt’a daha fazla dayanamayarak karşılık verir. Mercutio ile Tybalt düelloya girerler. Düelloda Tybalt, Mercutio’yu öldürür ve Romeo da bunu kabullenemez ve Tybalt’ı öldürür. Sonunda Prens olayı duyar ve askerlerine Romeo’nun yakalanma emrini verir.

 

Capuletler, Juliet’i Paris ile evlendirmeyi planlamışlar ve bunu yavaş yavaş duyurmaya başlamışlardır. Ancak Juliet, bu evliliği kesinlikle reddeder. Romeo bir yandan askerlerden kaçmaya çalışmaktadır.

 

 

Romeo ve Juliet’in umutları tükenmiştir artık. Bu arada Prens, Romeo’ya sürgün cezası verir. Juliet, bilgi alabileceği tek kişi olan Rahip Lawrence’e gider ve giderken ailesine günah çıkartmaya gittiği yalanını söyler. Rahip Lawrence, Juliet’e son bir kavuşma umudu olduğunu söyler. Ona bir iksir verir ve bu iksir onu 2 gün ölü gibi gösterecektir. Böylece Juliet istemediği bir evlilikten kurtulacaktır. Rahip Romeo’ya da bunları anlatan bir mektup yazar ancak bu mektup ona zamanında ulaşamaz.

Romeo, Juliet ile Paris’in evleneceklerini duyunca Verona’ya geri döner ve olay yerinde Juliet’i ölü olarak yerde görünce çılgına döner. Paris, Romeo’nun üstüne gider ve onu suçlar. Romeo o anda Paris’i öldürür. Ardından Juliet’in yanına yatarak zehrini içer ve kendini öldürür. Rahip Lawrence Juliet’i uyandırır ve Juliet, yanı başında Romeo’yu ölü bir şekilde görünce Romeo’nun hançerini alır, göğsüne saplar ve o da kendini öldürür.

 

 

Olayların tek şahidi Rahip Lawrence, ailelere tüm olanları anlatır ve aileler arasındaki düşmanlık bundan sonra son bulur.

 

(KAYNAK: MUTLU MANYAK)

KEREM & ASLI

Asıl adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur.Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez; bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar. Kerem de Aslı’nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem’in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu’yu baştan başa gezmesi böylece başlar.

Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu (Kerem’in dilinden: Sofu Kardeş), omuzunda sazı ile bir “Âşık” olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı’nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de… Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker; yolunu mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir.
bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar

 

great-expectations.JPG Bazı şehirlerde Kerem, Aslı Han’a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler: Erzincan Bağlarında veSonunda Kerem Aslı’sının peşinden Halep’e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir: Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem’e vermeye razı eder. İki sevdalının nikâhları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar: Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur.Kerem’in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han’ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur; iki âşığın ancak külleri birbirine kavuşur. Kayseri’de olduğu gibi…

 

(KAYNAK: AZ GİTTİK UZ GİTTİK)

FERHAT & ŞİRİN

Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.

 

Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir’e suyu getir, Şirin’i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

 

Ferhat’ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.

 

heartache.jpg Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin’in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat’ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten. “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.

 

Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat’ın yanına.

 

Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.

(KAYNAK: AZ GİTTİK UZ GİTTİK)

LEYLA & MECNUN

Leyla ve Kays(Mecnun’un asıl adı) ilkokul yıllarında birbirlerine aşık olmuşlardır. Kısa zamanda heryere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta babası onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikaye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir tülü cefasıyla yoğrulmaktadır, bu sırada dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Birgün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Onun eriştiği mertebeyi anlayan Leyla gider ve bir süre sonra ölür. Onun ardından da Mecnun hayata veda eder, böylece ruhları hakiki kavuşmayı yaşar.

(KAYNAK:VİKİPEDİ)

Meşhurluk: 4%


Yirmibir

Bitmiş ÇaylarDeniz kenarında salaş bir çay bahçesi. Masalar kare, demirden, üstlerine mandalla muşamba örtü tutturulmuş, deniz kenarında boy boy dizililer. Her masaya 4 plastik sandalye, bir şekerlik, bir kül tablası.

Deniz kayalık. Su cam gibi berrak. Kayalar yosun tutmuşlar, inceden insanı rahatlatan bir dalga vuruyor kayaların üstüne. Dalgaların şırıltısı arkada bir fon…

Masada biri şekerli biri şekersiz iki sıcak ince belli çay bardağı, sıcaklığından yararlanmak için etrafına dolanmış 2 çift avuç. Yan masalardan gelen sahlep ve Türk kahvesi kokuları.

Mevsim kış, ancak kış güneşi ısıtıyor insanın içini yudumlanan çayla birlikte, dışarıda oturmak büyük bir zevk. Anlayabilene…

Bardaklara dolanmış iki çift avucun sahibi bir kız bir oğlan. Sessizlik aralarındaki boşluğu dolduruyor…

Oğlan çıkardı ağzındaki baklayı:

“Seni seviyorum ama sensiz de yaşayabiliyorum!”

Sözlerinin en acıtan kısmı “sensiz de yaşayabiliyorum” değildi. Oğlanın canını en çok acıtan “seni seviyorum” sözüydü. Çünkü bu sözler oğlana değil, kıza aitti. Acıtmasının sebebi ise kız tarafından bir başkasına söylenmiş olmasıydı.

Başkasına söylenen bir “seni seviyorum”, size söylenen bir “seni sevmiyorum” sözünden daha çok can acıtır, iç parçalar.

Aslında ne bir çay bahçesi, ne ince belli bardaklar, ne yosunlar, ne de iç ısıtan bir kış güneşi vardı ortada…

Hepsi oğlanın kafasındaydı… Hepsi içinde tutulmuştu… Hiç gerçekleşmeyecek O anın bir hayaliydi… Kırgından öte kırılmıştı…

Çünkü o da artık “Seviyordu ama Onsuz da yaşayabiliyordu!”

Meşhurluk: 8%


Bizim Delikanlılarımız Meşhurdur

Bu fıkra postadan geldi, bilindik bir fıkra ancak unutuşum, çok güldüm uzun süre sonra. Ne de olsa ben de bir Türk delikanlısıyım, sapına kadar :)

Bir gün bir uçakta Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İranlı, Hollandalı ve Türk lay lay lom gidiyolarmış.
Neyse uçak rotasını takip ederek giderken İngilterenin üstünden geçiyor. İngiliz şöyle bi aşağıları süzüyor ve lafa giriyor:
- Arkadaşlar,burası benim memleketim İngiltere. Bizim diyor biramız acayip meşhurdur şahane biralar üretiriz içmelere doyamazsınız..
Neyse İngiltere bitiyor Fransa’nın üstünden geçiyor ve Fransızı dalıyor:
- Burası da Fransa bizim kızlarımız meşhurdur öpmelere kıyamazsın.
Derken Almanya’ya geliyor uçak Alman bir iç çekiyor..
- Hey gidi memleket diyor biz bir arabalar üretiriz binmelere kıyamazsınız..
Sonra efendim geliyor Hollanda’ya Hollandalı bakıyor şöyle bi aşağıya:
- Burası da Hollanda diyor ah o güzel evler diyor bizim evlerimiz meşhurdur…
Uçak geçiyor Rusya’ya sonra (nasıl bir rotaysa artık):
- Rus bakıyor aşağıya bizim diyor KGBmiz meşhurdur dünya da sinek havalansa haberdardır…
Sonra İrana dönüyor uçak İranlı bakıyor şöyle bir göz süzerek:
- Abiler diyor burası da İran bizim de halımız meşhurdur diyor yumuşacıktır..
Geldik Türkiye’ye..
- Türk bakıyor aşağıya düşün düşün nereden başlasamki (o kadar çok meşhur şeyimiz var ki en orjinalini söylemeliyim diye)
Hah buldum diye düsünüyor ve başlıyor anlatmaya…
- Arkadaşlar diyor burası Türkiye. Bizim diyor delikanlımız çok meşhurdur. Öyle ki alır Fransızın kızını, içer İngilizin birasını,atar Almanın arabasına, götürür Hollandalının evine, yatırır İranlının halısına ,çatır çatır …… , KGB’nin de bir şeyden haberi olmaz..

Meşhurluk: 18%


Güzin Abla - Her Kadının İçinde Küçük Bir Kız Saklı

Babam sabah sabah gel diye çağırdı. Gel dendi mi gideceksin vardır birşey muhakkak :) . Gittim, elime dünkü Hürriyet’in Kelebek ekini sıkıştırdı, Güzin Abla‘nın bir yazısı açık şekilde. Oku dedi. Oku dendi mi okuyacaksın vardır birşey muhakkak :) . Okudum. Güzel bir yazı. Kendi adıma düşündü. Ben bunu zaten çok sık olmasa da yaşattığıma inanıyorum. İçim rahat o yüzden…

Yazıyı olduğu gibi aynen aktarıyorum. Okumanızı da tavsiye ediyorum…

Her kadının içinde küçük bir kız saklı

Bu öykü bana bir okurumdan, Ayşegül B.’den geldi. Yazarı bilinmiyor.

Hanımlar, öyküyü okuyun ve hayat arkadaşınıza da okutun. Çünkü erkeklerin kadınları biraz olsun anlayabilmeleri için çok önemli. Bir kadını mutlu etmenin sandıkları kadar zor olmadığını görecekler.

Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, o görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Yüzü de sağlıklı görünüyordu. Sapasağlam adam, gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir diye düşündü. Alaycı bir ses tonuyla, “Ekmek parası mı istiyorsun?” diye sordu.”Hayır, çikolata parası lazım!” diye yanıtladı adam.

Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu, yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.”Bugün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?” dedi. “Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm” dedi adam.

Bülent o akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. “Söyledikleri gerçek mi acaba” diye düşündü.

- Cebinde çikolata alacak para yok mu şimdi?

Adam ceplerini boşalttı, nüfus cüzdanından başka şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Bugün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, bulamadım.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Aşk, hem de otuz yıl süren aşk. Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa.

- Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Anlattıklarına bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. Ben de altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Evimiz, arabamız, işimiz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.

- Hayır benim her şeyim var. Karım her şeyimdir. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye, her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum.

- Bir kadına değerli olduğu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Sürprizlerden hoşlanırlar.

- Haklısın. Benim dört yaşında bir kızım var. Her akşam boynuma sarılır “Babacığım beni ne kadar seviyorsun?” diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda dönüp “Baba güzel olmuş muyum?” diye sorar durur. Güzelsin demem yetmez, “Prenses gibi olmuşsun” demeliyim illa.

- Kadınlar ömür boyu bunu duymak ister. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ona hep “bebeğim” diyorum, çok hoşuna gidiyor.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır.

- Benim eşim çok ciddidir. Hiç küçük kız havası yok ki onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile içinde o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı küçük kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim yoğun oluyor eve çok yorgun dönüyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. O da seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek de mutlu olamaz.

- Haklısın da, ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para. Evet para önemli ve gerekli ama para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabii. Ama sadece hediyeyle mutlu olmasını bekleme.

Bülent, “Seni tanıdığıma çok memnun oldum, hadi gel, eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım” dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, binbir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de yan taraftaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu. ” Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri” dedi. İnci kızgın kızgın “Niye “diye sordu. “Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadınının midesine gidecek” dedi çok ciddi bir ses tonuyla.

İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı. “Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi hatırlamazsın sanırdım. Ama kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım.

Bülent, “Özür dilerim seni kırdığım için” dedi ve yere diz çöktü. “Cezam neyse razıyım. Ama seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.” Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı. “Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde saklanan küçük kızı gördü ve bundan sonra her şey daha farklı olacak, diye düşündü.

Meşhurluk: 17%


Su ile Gül’ün Hikayesi

Su ile Gül

Günün birinde bir gülle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum. Tabiiki zaman lazımdır birbirini tanımak için. Gel zaman git zaman gül o kadar mutlu olur ki bu arkadaşlıktan ve birliktelikten, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki suya aşık olmuştur. Hayatında ilk kez aşık olan gül, burcu burcu açar ve etrafa kokular saçar. Suya dönüp der ki birgün:

“Sevgili su, seni sevdiğim için böylesine değiştim, açtım ve etrafa kokular saçtım, yalnızca seni sevdim diye.”

Öyle zaman gelir ki artık su da içinde güle karşı birşeyler hissetmeye başlar. Zanneder ki güle aşık oldum. Günler ve aylar birbirini kovalar ve gülü sevdiğini zanneden su, artık eskisi kadar ilgilenmez gül ile. Gül ise;

“Acaba su beni artık sevmiyor mu” diye düşünmeye başlar.

Çünkü suyun kendisine olan bu ilgisizliği onu üzmeye başlamıştır. İçin için bu soruyu sorar kendine. Birgün gül suya der ki:

“Biliyor musun ben seni cok seviyorum.” Su:

“Ben de seni seviyorum” der.

Aradan zaman geçer ve gül yine suya: “Seni seviyorum” der.

Su sıradan bir ifadeyle “Ben de” der. Ama gül bu sözde sevgiyi hissedemez. Bu sıradanlaşma gittikçe sürer ama gül sabırla hep “Seni çok seviyorum ” der suya. Ama artık öyle bir duruma gelir ki gül, etrafa o güzel kokuyu saçamaz ve burcu burcu açan dalları solmaya yüz tutar. Kendini toparlayarak ve son kez suya:

“Biliyor musun seni hala çok seviyorum” der göz yaşları içerisinde. Su da ona döner ve yine o bildik ironik ve umursamaz edası ile:

“Üfff söyledim ya ben de seni seviyorum diye” der. Gün gelir gül yataklara düşer. Çok hastalanmıştır gül, rengi solmuş çehresi sararmıştır. Yataklardadır artık. Su ise başında bekler gülün, yardımcı olabilmek için onu çok seven ve sevdiğini her fırsatta söyleyen sevgili dostuna. Ama bellidir ki artık gül ölecektir. Ve son kez zorlukla başını döndürerek suya der ki:

“Biliyor musun seni ben gerçekten seviyorum ve senin bilemediğin kadar sevdim üstelik”

Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır. Nedir sorun diye doktora sorar. Doktor muayene eder gülü. Muayeneden sonra şöyle der:

“Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden birşey gelmez.” Su merak eder kendisini bu kadar çok seven gülün ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora “Hastalığı nedir ki sevgili dostumun” diye. Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki:

“Gülün bir hastalığı yok dostum, hiç dikkat etmemişsin galiba sevgili dostuna, bu gül sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der. Ve anlar ki su artik, sevgiliye sadece seni seviyorum demek yetmemektedir. Ama artık çok geçtir.

Sevdiklerinize, geç olmadan onları sevdiğinizi söylemekle kalmayın gösterin.

Güller solmasın.

MeGu’dan Not: Ben de solmamayı diliyorum. Anladın sen onu!

Kaynak: Anonim

Meşhurluk: 19%