Mental Facebook

Mental Twitter

Mental Twitter

    Twitter'ıma Gel

    Arşivler

    SSS: SESLİ SORULMAYAN SORULAR – Bir Başka Twitter Hikayesi

    Gunessunny twitter alemini bırakıp gitmiş. Eskitmiş… Ee twitter’da bitip gittiyse sırada ne var diye sormadan geçemeyeceğim gunessuny. Kendisini twitter’ı bırakıp gitmeden twit twit bir kısa hikaye yazmıştı. Ancak hikayesinde bir terslik vardı. Çünkü tersten yazıyordu, yani sondan başa doğru :) Twitter hesabını silince de bu hikaye internet sonsuzluğundan yokolmuş oldu. Allah’tan ben bir copy paste almıştım. Buradan da yayınlayarak O’nun hikayesini ebedileştiriyorum. Hayır Güneş izin almayacağım bunun için senden :)

    1. 29 Ocak 2010 Kısa Hiyake- SSS: SESLİ SORULMAYAN SORULAR
    2. “Her bitiş bir başlangıçtır dostum” diyerek içeri giren sesin sahibini tanımak için uzandığı rafların ardından gözünü kapıya çevirdi.
    3. Pek şaşırmadı. Böyle klişe bir lafı ancak böyle klişe tipte ve kibirli bir adam sarfedebilirdi, içinden onu küçümsedi.
    4. Bir defa olsun şu dükkâna gelen biri de bilmediği bir şey söyleseydi, şaşırtsaydı onu, gerçek bir duruşu olsaydı bir insanın da.
    5. Adam telefonu kapadı ve fazla kendinden emin bir tavırla “Hiç sıkılmayacağım bir oyuncak arıyorum kendime, ne tavsiye edersiniz ?” dedi.
    6. Lâl’in içindeki alay duygusu öfke taşıyan bir sabra dönüşüverdi. Müşterisi bile olsa hoşlanmadığı insanlara hoşlanmış gibi davranamazdı.
    7. Sorusunu cevaplamak için ona yaklaştı. “Hiç sıkılmamanız için hiç oynayamayacağınız bir oyuncak olmalı, mesela şu tahta at gibi.
    8. Sizin yaşınızda biri ne yazık ki bu tahta ata binemez dolayısıyla o her zaman hayalinizde aynı kullanılmamışlığıyla kalır.”
    9. Alaycı bir tebessümle, “Siz buranın sahibi misiniz?” diye sordu. “Evet.” “Değişik bir oyuncak satma politikanız var, alıyorum bu atı.”
    10. Paketleme ve ödeme sırasında kredi kartı slipinden okunan isim; Tan … Hiçbir müşteri bu kadar kısa sürede onu bu kadar etkilememişti.
    11. Ve o, en sevdiği tahta atı satın alıp gitmişti, o dükkandan çıktığında tarifi zor bir duygu aldı Lâl’i.
    12. Ona ait olan bir şeyleri ya da bulacağına inandığı her şeyi o kısa sürede kendine katıp gitmişti.
    13. Gidişini izledi. Denizcilik malzemeleri satan çapraz dükkana girdiğini gördü. Vazgeçti, raflara geri döndü geri geleceğini biliyordu.
    14. En derinde ve ilk sezgisi onu hiçbir zaman yanıltmadığı gibi bu sefer de, sezgileri galip gelmişti.
    15. Arkası gelen oyuncak alışverişleri, uzayan kahve sohbetleri, deniz ve yelken ile ilgili hikayeler, yelken gezileri ve aşık olma hissi.
    16. Özgürlüğünü kaybetme, mükemmel olmayan bir insana yenilme korkusu, uzaklaşmalar ve sonunda karşı konulamayan en içten yakınlaşmalar.
    17. Karşılıklı duyguları arasında müthiş bir denge vardı. Biri 1 adım fazla geldiğinde diğeri geriye adım alırdı, vals yaparcasına.
    18. Şimdiki valslerini o bilmediği bir yere, bilmediği bir sebepten giderken bu tren garında yapıyorlardı, bütün hatıraların üstüne.
    19. Tan’ın kendisi hakkında hissettiklerini biliyordu, bilmediklerini de bir gün öğrenecekti ve her şeyin bir zamanı olduğunu kabullenmişti.
    20. Onun aklının içine bakmaya çalıştı. Ama bu sefer bir perde vardı, göremedi. Sakladığı bir şey vardı. Evet, vardı.
    21. Bu hayati ameliyattan bahsedip onun gerçekleşebilecek hayallerini yıkamazdı. Lâl ise habersiz son bir kez çabalarına devam etti.
    22. “Seni sorgulamıyorum, çünkü cevaplarını bilmesem de doğru cevaplar olduğunu biliyorum, ve bu duyguların sürekliliğine de inanıyorum…
    23. …Şu an yaşamaya hazırlandığımız geçici ya da kalıcı bir ayrılık olsa da, bizim hissettiklerimiz hep aynı kalacak. Biliyorsun.”
    24. “İkimiz birlikteyken sana birşey söylememe gerek yok. Ama şimdi sana seni sevdiğimi söylüyorum, birlikte olmayacağımız zamanlar için.”
    25. Onu dinlerken gözü billboarddaki film afişine takıldı: Hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir. Gerçekten de öyleydi.
    26. Dokuz aydir hayati son sürat degismekteydi. Fakat bu sefer icindeki kadercilik kontrolü ele almisti. Artik sorgulamiyor, yasiyordu.
    27. Birlikte trene dogru yürürlerken ilk defa olarak Lâl’in aklında sorular, Tan’ınkinde ise olası cevaplar vardı.
    28. Henüz hiç cevap alamamış olmasına rağmen Tan’a bir kez daha sordu “Neden gidiyorsun? Suskunluk. Bildiklerini bilmedikleri birşey vardı.
    29. Su anda onun gözyaslarina karsi hicbir sevkat gösteremezdi, aci ve acima duygulari sadece yolculuk sonunda girecegi ameliyata aitti.
    30. “Lâl sakın korkma, bir ‘Issız Adam’ olmadıgımı göreceksin” dedi ve saçlarından son bir nefes çekerek gözlerini öptü. Zaman gelmişti.
    31. Yavaşça bedenleri sonra elleri uzaklaştı birbirinden. 1,2,3. basamaktayken artık trendeydi. Ona arkasını hiç dönmedi.
    32. Son kez bakısarak veda etti. Tren hareket etmeye basladıgında vagon koridorlarında hızlıca ilerledi, kendi kompartmanına gelince durdu.
    33. Kondüktörün soğuk selamsızlıgını “İyi geceler efendim” diyerek cevapladı. Kompartmanına girdi ve trenin hızına uyup düşüncelerine daldı.
    34. İlk kez tanıştıkları, o oyuncak tahta atı aldığı günü, sonra da denize açılmadıkları günleri nasıl geçirdiklerini hatırladı.
    35. … Bütün 1 günü onun oyuncakçı dükkanında beraber geçirdikleri günlerin hiçbirinde de kendini dünyadan soyutlanmış hissetmemişti.
    36. Hatta onunlayken kendini yalnız oldugundan cok daha özgür hissediyordu, buna hic ihtimal vermezdi oysa ki, başka biriyle özgürleşebilmeye.
    37. Hayır 1 aşk hikayesi değildi bu, hayatındaki en hakiki kurguydu. Onu dalga dalga çalkalıyor, rüzgar rüzgar sürüklüyordu kendi tabiatında.
    38. Rüzgara yakın giderken nasıl da mutlu olurlardı, birlikte hayata karşı orsalıyorlardı sanki, inadına herkes gibi kafayı açmak varken..
    39. Sevinç gözyaşları hiçbir zaman sahte olmaz. O rüzgarda gözlerinden taşan her yaş mutluluktandı. Bir anda, kendini fazla iyi hissetti.
    40. Kompartmanın penceresinde kendi yansımasını izlerken, raylarda yankılanan metalik sesin ritminde ruhu arsızca dansı ediyordu yine.
    41. Aşka olan inancı hala ne kadar kuvvetli olursa olsun, özgürlük aşkından öne geçemiyordu.

    Popularity: 1%

    Tuna Kiremitçi’den Bir Twitter Hikayesi

    Twitter’ı son 1, 1.5 aydır daha yoğun kullanmaya başladım. Tanıdık, eş-dostun yanı sıra da Twitter’da bulunan Türk yazarları ve oyuncuları takip ediyorum. Bunlardan birisi de Tuna Kiremitçi (follow http://twitter.com/tunakiremitci). Kendisi çok yoğun yazmıyor ama Twitter’dan da bir hikaye yayınladı geçtiğimiz 24 gün boyunca, 47 parça halinde. Ama Twitter’da kalmamalı bu pançik pinçik olarak diye düşündüm. Hoşgörü ile karşılayacağını düşünerek buradan yayınlıyorum.

    Bu arada aynı şeyi arkadaşım Gunessunny (follow: http://twitter.com/Gunessunny) arkadaşım da deniyor. Ama o daha radikal, hikayeyi sondan başa doğru yazıyor Memento hesabı :) Bitirsin onu da yayınlarım buradan…

    Not: Böyle okumak daha güzel oluyor, insan her gün 1 parça okuyarak biraz kopuyor hikayeden :)

    1. “Ölmüşler” diyor: “İkisi de. Birbirlerini öldürmüşler. İçeriye git de gör”. Sonra yatağıma oturuyor, kulaklığını takıp Bowie dinliyor.

    2. Benim de elimde bir kulaklık var. Bach cızırdıyor. Ama gidip o iki ölüyü görmek hiç istemiyorum. Çünkü onlar, annemle babam.

    3. Kulağımızda walkman’le yaşıyoruz çünkü evde genellikle dayanılmaz sesler oluyor. Şimdiyse çıt yok. Aşkın tersine, ölüm uysal bir köpek.

    4. Melek bağdaş kurmuş, Bowie dinliyor. Mavi gölgeli saçı, siyah ojesi ve dövmesi var. Bende olmayan her şey onda… Özellikle de güzellik.

    5. Bu yorgun gözlerle on yedisinde bir kıza benzemiyorum. Ama Melek benziyor. O kadar farklıyız ki, İkiz olduğumuz anlaşılıyor hemen.

    6. Melek benim yapamadıklarımı yapabiliyor. Çok sıkılırsa pencereden çıkıp gidiyor, sabaha kadar dönmüyor. Neler yaptığını anlatmıyor hiç.

    7. Yaşadığımız cehennem sanki ona dokunmuyor. Melek o kadar güçlü. Bir o kadar yabancı ve genellikle zalim… Bence böyle olması iyi.

    8. “Hadi” diyor Melek: “Git bak ölülere…” Ama bu iyi bir fikir değil. İyi bir fikir yok. Deliliğe meyilli aklım ve içindekiler var.

    9. Sonra tutuyor elimden, beni salona götürüyor. Ölüleri göreyim diye. Birbirini öldürenleri. Dünyadaki en âşık çifti… Annemle babamı.

    10. Halının üstünde yatıyorlar. Onlar da halı da kan içinde. Babamın elinde ekmek bıçağı… Sanki vahşi bir köpek parçalamış vücutlarını.

    11. Görünüşe göre önce annemi vurmuş, sonra kendisini… Çığlıkları duymamıza kulaklıklar engel olmuş. Bowie ile Bach, yapmış görevini.

    12. Ölülere bakarken ağlamıyoruz. Uzun zamandır beklediğimiz şey nihayet gerçekleştiği için rahatlamış gibiyiz… Birden, telefon çalıyor.

    13. Telefonumun ekranında sabaha karşı Doğu’nun adını görmek sinirlendiriyor Melek’i: “Açma…” diyor: “Önce şunları ortadan kaldıralım.”

    14. “Ne yapacağız?” diyorum. “Ölüleri gömeceğiz ve kimseye söylemeyeceğiz” diyor Melek: “Yetimhaneye gitmeye niyetim yok… Senin var mı?”

    15. “Nereye gömeceğiz?” diye soramıyorum ama o yine zihnimi okuyor: “Arka bahçeye. Gün doğana kadar vaktimiz var…” Birden, kapı çalıyor.

    16- “Sen bak…” diyor Melek: “Ben açamam kapıyı.” Eşikte, üst kat komşumuz Bilal Bey, uykusuz bir yüzle duruyor: “O sesler neydi kızım?”

    17- “Annemle babam…” diyorum uykusuz komşuya: “Kavga ediyorlardı. Ama şimdi bitti… Vallahi bitti… Bir daha olmayacak, merak etmeyin.”

    18- Zavallı komşumuz, bana acıyarak bakıyor. Kapıyı kapatıp salona döndüğümde, sırtlan gibi gülüyor Melek: “Hadi kuzum, bitirelim şu işi.”

    19- Apartman deposundan kürek çalmak, bahçeyi kazmak, ölüleri taşımak ve gömmek… Melek öyle güçlü ki, hepsi sadece üç saatimizi alıyor.

    20- Gün doğuyor. Ellerimiz çamurlu ve kanlı. Salonda bitmiş bir halde birbirimize bakarken sırıtıyor: “Bekle… Sana bir sürprzim var.”

    21- Melek bir zamanlar annemle babamın yatak odası olan odaya gidiyor. Döndüğünde elinde pembe kâğıtlar var: “Biraz gülmek ister misin?”

    22- “Bunlar, bildiğin aşk mektupları…” diyor gülerek: “İnanmazsın ama gençken birbirlerine yazmışlar. Daha zavallı bir şey görmemiştim.”

    23- Sonra çekiyor rastgele bir mektubu, yüksek sesle okumaya başlıyor. Bazen öyle bir ifade oluyor ki yüzünde, ister istemez korkuyorsunuz.

    24- Sesi her zamanki gibi sigaralı ve kısık Melek’in… Okuduğu mektuptaysa babamın gençliği, annemin gençliğine ilan-ı aşk ediyor. Tuhaf.

    25- “Sensiz yaşayamam…” diyor babam anneme: “Sen olmazsan ölürüm” diyor. Bunları söyleyen biraz önce bahçeye gömdüğümüz kişi mi sahiden?

    26- Mektuptaki aşk, onu okuyan Melek’in zalim sesine rağmen vahşi bir köpeğe benzemiyor. Herhalde henüz doğduğu için. Yavru olduğu için.

    27- Melek mektubu bırakıp uzun bir kahkaha atıyor. Telefonum yine çalıyor. Arayan yine Doğu… Melek öfkeyle bakıyor yüzüme: “Açma sakın…”

    28- Açıyorum telefonu. Doğu “rüyamda seni gördüm.” diyor: “Pek iyi değildin… Ayrıca sesin yine kötü geliyor. Okula gitmeden uğrayacağım.”

    29- “Gelme…” diyorum: “İyiyim. Hem yalnız değilim, Melek var.” Telefonda bir sessizlik… Sonra Doğu’nun sesi: “Yalvarırım şunu yapma”.

    30- Sonra Doğu’nun sesi yavaş yavaş yükseliyor: “Artık dayanamıyorum. Ne olur yaşatma bunu bana. Gelmeme izin ver. Sana yardım edeyim…”

    31- Doğu’ya cevap veremeden Melek çekip alıyor telefonu, fırlatıyor… Gözlerini gözlerime dikiyor: “Kızım sen ne yaptığını zannediyorsun?”

    32- “Doğu beni seviyor” diyorum: “O iyi bir insan…” Melek tutuyor beni kolumdan, bahçeye sürüklüyor. Demin annemle babamı gömdüğümüz yere.

    33- Toprağı gösterip kulağıma fısıldıyor: “Sonun onlarınki gibi mi olsun istiyorsun? Vahşi bir köpek tarafından parçalanmak mı istiyorsun?”

    34- “Daha elindeki annenle babanın kanı kurumadı ve sen herifin tekiyle kırıştırmaya çalışıyorsun! Buraya geldiğinde ne anlatacaksın ona?”

    35- “‘Annemle babam birbirlerini öldürdüler ve ikisini bahçeye gömdüm… Hadi bana romantik şeyler söyle’ mi diyeceksin? Salak mısın sen?”

    36- Melek bağırıp çağırıyor. Birden, ona daha fazla katlanamayacağımı hissediyorum: “Yeter” diyorum: “Sus… Sen gerçek bile değilsin.”

    37- “Seni ben yarattım…” diye bağırıyorum bütün gücümle: “Ben hayal etmesem sen olmayacaktın. Şimdi hayatıma hükmetmeye hakkın yok!”

    38- “Evet” diye fısıldıyor: “Beni bu cehenneme katlanabilmek için yarattın… Artık bir parçanım senin. Öyle istediğin zaman yok edemezsin.”

    39- Melek’in sesi beni teslim alıyor: “Bu evde beraber yaşayacağız. Aramıza kimse giremez. Ne o salak oğlan ne de bir başkası. Bunu unutma.”

    40- O konuşurken geceden kalan tüm yorgunluk çöküyor üstüme. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor… Bayılmak üzere olduğumu hissediyorum.

    41- Dayanamayıp yığılıyorum Melek’in ayaklarının dibine. Son duyduğum, kapının zili. Doğu geldi. Melek diyor ki: “Aklından bile geçirme.”

    42- Emekleyerek, dört ayak üzerinde ulaşıyorum kapıya. Elimi uzatıyorum açmak için. “Buraya gel!” diyor Melek: “Bu yaptığın büyük bir hata!”

    43- Kapı nihayet açılınca Doğu dört ayak üstündeki bana gülerek bakıp başımı okşuyor: “Kapı açmayı ne zaman öğrendin sen, akıllı köpek…

    44- Sonra beni geçip Melek’e gidiyor ve resmen öpüşüyorlar. Sevgili gibi. Melek bana “seni uyarmıştım, iyi halt yedin” der gibi bakıyor.

    45- Doğu ve Melek, siyah-beyaz bir dünyada sarmaş dolaş. Bir şeyler söylemek istiyorum ama boğazımdan yalnızca korkunç hırıltılar çıkıyor.

    46- İçimi yakan kıskançlık ateşi ve acı, hızla vahşetin çağrısına dönüşüyor. Uluyarak ve arka ayaklarım üzerinde yaylanarak saldırıyorum.

    47- Sivri dişlerim Doğu’nun narin boynuna geçiyor. Ağzıma kan doluyor. Sıcak… Sevgilimin acıyla haykırışı oluyor, duyduğumuz son ses.

    Popularity: 3%

    Fallen Crows Destanı

    Bilgisayarın derinliklerinde dolanırken çıktı karşıma. Vakti zamanında online oyuncular olarak süper role-play yapardık Fallen Crows olarak… Bu destanı da bir dostumuz yazmış zamanında… Kaybolmasın, internette yer alsın diye yayılıyorum. Arşivlemek amacıyla… Sadece bu rolü bilenler zevk alır okumaktan. O da 15-20 kişiyi geçmez…

    Fallen Crows Destanı

    Kılıcı ay ışığında parladığında, üzerinde kurumuş kan lekeleri belli oldu. Kolu yorgunluktan aşağı düştü. Üzerindeki parlak zincir zırh, artık kapkara gözüküyordu. Elindeki kılıcı kendisini ayakta tutmak için yere sapladı ve gücünü ona dayanarak toplamaya çalıştı. Sol kolundaki kesik artık canını acıtmaya başlamıştı.
    Yerde duran rakibine baktı. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Yere yavaşça eğildi ve cesedin kemerinde duran para kesesini alıp, kendi kesesine ekledi.
    “Gerçekten zor oldu” diye düşündü.
    Etrafına baktığında, yerdeki 5 ceset ona bir hazineymiş gibi geldi. Fakat hiçbir zaman bu kadarla yetinemezdi. Daha da çok kazanmalıydı… Bir kaç dakika içinde cesetlerin üzerindeki değerli eşyaları toplamıştı bile… Yaralarını çabucak iyileştirebilen iksirini de bir dikişte bitirmişti. Artık kendini daha iyi, daha mutlu ve daha zengin hissediyordu.
    Gülümsemesi dağın eteğinden inerken tüm suratına yayıldı. Gördüğü küçük bir kasabaydı. Kendine yeni zenginlikler sağlayacak bir kasaba… Üstüne kendisini saklayacak olan pelerinini giydi ve hızlı adımlarla kasabanın karanlık sokaklarına girdi.
    “Kolay bir av” diye düşündü, genç büyücüyü gördüğünde… Hem parası vardır, hem de birçok büyülü eşyası…
    Sinsice arkasından yaklaştı. Kılıcını kınından büyük bir sessizlikle çekti.

    Bu akşam birşeylerin ters gideceği belliydi. Yolda gördüğü kan lekeleri ve ormandaki ölüm sessizliği, gecenin hiç iyi bir sonla bitmeyeceğini gösteriyordu. Sırtından, çapraz bir biçimde astığı yayını eline aldı. Sırtındaki sadağındaki oklarından bir tanesini yayına yerleştirdi. Artık daha temkinli ilerliyordu.
    Yıllarını ormanlarda insanların uzağında geçirmişti. Fakat ormanda yolunu kaybeden, vahşi hayvanların saldırısına uğrayan veya yolları haydutlar tarafından kesilen insanlara da her zaman yardım etmişti. Karşılığında onlardan hiçbir şey beklememişti… Sadece doğa içindeki huzurunun bozulmamasını istemişti.
    Ormanı dinleyebilen, denizle dans edebilen, gökyüzüyle konuşabilen birisi olarak, yıllar sonra ilk kez bu kadar tedirgin hissediyordu kendisini. Ormanı duyamıyordu, deniz çok uzaklardaydı ve gökyüzü ise konuşmak yerine sadece ay sayesinde yol gösteriyordu…
    Orman birazdan bitecek ve onu kasabaya giden yolun yanına bırakacaktı.
    “Belki, aylar sonra kasabaya gelmek beni bu kadar tedirgin ediyordur.” diye düşündü.
    Kasabanın girişine doğru yaklaşmaya başladığında, yayını yerine yerleştirmek için hamle yapmıştı ki, koşarak yardım isteyen bir genç ara sokaklardan çıktı. Arkasında pelerini savrularak genç adama doğru hamle yapan kılıçlı adamı gördü. Genç yaralıydı ve çok hızlı hareket edemiyordu. Arkasındaki adam ise epey çevik gözüküyordu.
    Keskin gözleri, arkadan koşan adamın yüzündeki hırsı, elindeki kanlı kılıcı ve gözlerindeki öldürme iç güdüsünü gördü. Oku yayından hedefine doğru fırlamıştı. Havayı bir ıslıkla yararak giden ok, zırhlı adamın omzuna büyük bir hızla saplandı.

    Adam, korkunç bir acıyla yere yuvarlandı. Genç büyücü arkasında acıyla yere yığılan adamın sesini duyunca koşmayı bırakıp arkasına baktı. Adam yerden kalkmaya çalışıyordu. Acı tüm yüzünü kaplamıştı. Genç büyücü, bu durumdan faydalanarak çantasından çıkardığı otları havaya serpti.
    Büyücünün ağzından çıkan sesleri, yayına yeni ok yerleştirirken duyamıyordu. Fakat o anda gökyüzü onunla konuştu. Gürleyen bir sesi vardı ve ona oradan uzaklaşmasını söylüyordu. Gökyüzünü dinlemiyor ve karşısında biraz önce karıştığı olaya bakıyordu.
    O anda gökyüzünden bir yıldırım yaralı adamın üzerine düştü… Adam acılar içerisinde tekrar yere yığıldı… Gözleri kapalı, kollarını karnında birleştirmiş, yerde kıvranıyordu! Kalkacak gücü kalmamış gözüküyordu. Genç büyücü, daha uzun sürede yapılabilecek ve öldürücü darbeyi vuracak olan büyüsünün hazırlığını yapmaya başlamıştı. Havaya attığı otlar, yanarak yok oldular. Sözler ağzından, hızla ve sert bir şekilde döküldü…
    Yayının ucundaki oku yere doğrultmuştu. Gökyüzü ona oradan hemen uzaklaşmasını söylüyordu! Orman ağaçların arasına saklanması için bağırıyordu! Deniz çok uzaklardan martılarla mesajını iletiyordu…
    O anda yaralı adam büyük bir hırsla yerinden kalktı. Acılarını unutmuş bir şekilde, yere düşmüş kılıcını kaptığı gibi genç büyücüye saldırdı. Omzundaki ok yarası ve biraz önce çarpan yıldırımın derisine yapıştırdığı zincir zırh koşmasına engel olmuyordu… Genç büyücü, yaralı adam karşısında çaresizdi… Sözlerini bitirmeye uğraşıyordu!
    Yayını tekrar kaldırdı. Rüzgar şiddetini arttırmış, onu kaçması için uyarıyordu. Ama SARGON onları dinlemiyordu, genç büyücüyü kurtarmalıydı… Koşan hedefi iyice büyücüye yaklaşmıştı. Okunun tüylü kısmı ellerinin arasından kayarak, büyük bir hızla ileri doğru atıldı.
    Ok hedefini rüzgar yüzünden şaşırmıştı. Büyücüye yönelmişti… O an herşeyin bittiğini anlayan Sargon, Tanrılara yalvarmaya başladı! Tek isteği büyücüyü ıskalamaktı… Ama ok büyücüye doğru gidiyordu…

    Tanrılar, Sargon’u duymuştu. O anda gökyüzünden mavi bir ışık belirdi. Denge Tanrısı MORTARF üçünün arasına indi… Zaman kavramı durmuştu. Ok havada asılı kalmış, yaralı adam acılarından kurtulmuş, Sargon artık rüzgarı hissedemez olmuştu…
    Mortarf kesin ve uygulayıcı bir sesle;
    “Hepiniz ölmemeyi dilediniz. Ayrıca hepiniz öldürmeyi de dilediniz. Bu topraklarda dengenin bozulmayacağını tüm varlıkların anlaması için sizleri lanetliyorum” diye konuştu.
    “Üçünüzde, bu dünyada sonsuza kadar bu dengeyi gözeteceksiniz!”
    Mavi ışık yok olduğunda üç vücutta yere yığıldı. Artık yaşamıyorlardı…
    Ne gökyüzü gürlüyor, ne orman sesleniyor, ne de denizler kabarıyordu. Sadece havada süzülen bir karganın kanat sesleri dışında hiçbir ses çıkmıyordu.
    O günden sonra bu kafalarının üzerinde beyaz şerit olan kargalar, yollarını kaybedenlere yol gösterdiler, zor durumda kaldıklarında büyü yaptılar ve parlak, güzel eşyalar gördüklerinde onları çaldılar!
    Bu topraklarda bir yerlerde, Fallen Crows bu dünyanın dengesini korumak için gökyüzünde süzülüyor!

    Sevgilerimle,
    Vasmussen Tehar

    Popularity: 8%

    Mutlu Aşk Yoktur Çünkü Aşk Istıraptır

    bleedinheart.JPG

    Istırap, çeşitli felsefi ve dini sistemlere konu oluşturmuş, Mistisizm, Ezoterizm ve Spiritüalizm‘de önem verilen ve ruhsal gelişimi sağlayıcı, öğretici niteliğiyle ele alınan bir kavramdır. Istırap konusunun işlendiği bu alanlarda, ıstırap, elin sobaya değmesi veya kesici bir aletle yaralanması gibi fiziksel bedenle ilgili maddi acılar anlamından ziyade manevi acılara ilişkin bir kavram olarak ele alınır. (Kaynak: Vikipedi)

    Nedense bazen böyle düşünüyorum… Tarih boyunca da bize empoze edilen bu değil midir? Ya da yaşadıklarımızdan çıkardıklarımız arasında bu yok mudur? Aşk herkesin karnına ağrılar sokup dengesizleştirmemiş midir? Bu dünyadaki en temel duygu bencilliği aynı anda hem öldürüp hem de canlandırmamış mıdır? Bütün bu ağır duygulara rağmen yeri geldiğinde de yüzümüze tatlı bir tebessüm kondurmamış mıdır?

    Edebiyattaki en meşhur aşk hikayeleri bile mutlu sonla bitmeyen aşklardır, trajedidir. Trajedi bir ıstırap çeşididir. Nedense birbirine aşık olan insanları hep Romeo & Jüliet, Kerem & Aslı, Leyla & Mecnun, Ferhat & Şirin çiftleri ile karşılaştırız Türk halkı olarak. Peki o hikayelerin sonunu kaçımız biliyor? İşte o meşhur aşklara örnek teşkil eden ıstırap dolu hikayeler…

    ROMEO & JÜLİET

    Capulet’ler ve Montague’ler birbirine düşman iki ailedir. Aralarındaki kin ve nefret bitmek bilmez. Şimdiye kadar bir sürü kan dökülmüştür.

     

    Montague’lerin oğlu Romeo, Rosaline’e aşık olmuştur. Ama Rosaline onun aşkına karşılık vermemektedir çünkü o bir rahibedir. Bu duruma Romeo çok üzülmektedir ve acı çekmektedir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio onu unutmasını söyler ama Romeo hiç kimseyi, hiçbir şeyi dinlememektedir. Delicesine âşıktır.

     

    how_to_cure_heartache.jpg Capulet’ler akraba ve dostları için bir şölen düzenlerler. Benvolio, Romeo’yu da bu şölene gitmek için zorlar ve ikna eder. Şölende bir sürü, Rosaline’den güzel kızlar olacağını ve ondan daha iyilerini bulabileceğini söyler. Ancak Romeo’nun umurunda bile değildir. Sadece dalga geçip, eğlenmeye gidecektir.

     

    Ama durum düşündüğü gibi olmayacaktır. Şölene gittiklerinde Romeo, Juliet’i dans ederken görür ve ilk görüşte çok etkilenir ve ona âşık olur. Aynı zamanda Juliet’te Romeo’ya aşık olur. Ancak Romeo ve Juliet öğrenirler ki, aileleri birbirlerine düşmandır. Ama onları hiçbir şey engelleyemez ve gizli gizli aşklarını yaşarlar. Daha fazla gizliliğe dayanamazlar ve evlenmeye karar verirler.

     

    Romeo gizlice rahiple konuşur. Juliet’in dadısı da onlara yardım eder ve gizli bir nikâhla evlenirler. Aileler arasındaki düşmanlığı bitirecek tek umutları bu evliliktir.

     

    Capuletlerin yeğeni Tybalt, bir gün Romeo ve arkadaşı Mercutio ile karşılaşır. Tybalt, Romeo’ya laf atmaya ve sataşmaya başlar ancak Romeo, Juliet’e olan aşkından dolayı tepki vermez ve alttan almaya çalışır. Mercutio bu duruma anlam veremez ve Tybalt’a daha fazla dayanamayarak karşılık verir. Mercutio ile Tybalt düelloya girerler. Düelloda Tybalt, Mercutio’yu öldürür ve Romeo da bunu kabullenemez ve Tybalt’ı öldürür. Sonunda Prens olayı duyar ve askerlerine Romeo’nun yakalanma emrini verir.

     

    Capuletler, Juliet’i Paris ile evlendirmeyi planlamışlar ve bunu yavaş yavaş duyurmaya başlamışlardır. Ancak Juliet, bu evliliği kesinlikle reddeder. Romeo bir yandan askerlerden kaçmaya çalışmaktadır.

     

     

    Romeo ve Juliet’in umutları tükenmiştir artık. Bu arada Prens, Romeo’ya sürgün cezası verir. Juliet, bilgi alabileceği tek kişi olan Rahip Lawrence’e gider ve giderken ailesine günah çıkartmaya gittiği yalanını söyler. Rahip Lawrence, Juliet’e son bir kavuşma umudu olduğunu söyler. Ona bir iksir verir ve bu iksir onu 2 gün ölü gibi gösterecektir. Böylece Juliet istemediği bir evlilikten kurtulacaktır. Rahip Romeo’ya da bunları anlatan bir mektup yazar ancak bu mektup ona zamanında ulaşamaz.

    Romeo, Juliet ile Paris’in evleneceklerini duyunca Verona’ya geri döner ve olay yerinde Juliet’i ölü olarak yerde görünce çılgına döner. Paris, Romeo’nun üstüne gider ve onu suçlar. Romeo o anda Paris’i öldürür. Ardından Juliet’in yanına yatarak zehrini içer ve kendini öldürür. Rahip Lawrence Juliet’i uyandırır ve Juliet, yanı başında Romeo’yu ölü bir şekilde görünce Romeo’nun hançerini alır, göğsüne saplar ve o da kendini öldürür.

     

     

    Olayların tek şahidi Rahip Lawrence, ailelere tüm olanları anlatır ve aileler arasındaki düşmanlık bundan sonra son bulur.

     

    (KAYNAK: MUTLU MANYAK)

    KEREM & ASLI

    Asıl adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur.Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez; bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar. Kerem de Aslı’nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem’in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu’yu baştan başa gezmesi böylece başlar.

    Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu (Kerem’in dilinden: Sofu Kardeş), omuzunda sazı ile bir “Âşık” olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı’nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de… Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker; yolunu mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir.
    bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar

     

    great-expectations.JPG Bazı şehirlerde Kerem, Aslı Han’a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler: Erzincan Bağlarında veSonunda Kerem Aslı’sının peşinden Halep’e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir: Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem’e vermeye razı eder. İki sevdalının nikâhları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar: Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur.Kerem’in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han’ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur; iki âşığın ancak külleri birbirine kavuşur. Kayseri’de olduğu gibi…

     

    (KAYNAK: AZ GİTTİK UZ GİTTİK)

    FERHAT & ŞİRİN

    Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.

     

    Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir’e suyu getir, Şirin’i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

     

    Ferhat’ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.

     

    heartache.jpg Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin’in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat’ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten. “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda.

     

    Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat’ın yanına.

     

    Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.

    (KAYNAK: AZ GİTTİK UZ GİTTİK)

    LEYLA & MECNUN

    Leyla ve Kays(Mecnun’un asıl adı) ilkokul yıllarında birbirlerine aşık olmuşlardır. Kısa zamanda heryere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta babası onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür; ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Başkasıyla nikahlandırılan Leyla, kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikaye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir tülü cefasıyla yoğrulmaktadır, bu sırada dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir. Leyla’nın vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir. Birgün Leyla çölde onu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Onun eriştiği mertebeyi anlayan Leyla gider ve bir süre sonra ölür. Onun ardından da Mecnun hayata veda eder, böylece ruhları hakiki kavuşmayı yaşar.

    (KAYNAK:VİKİPEDİ)

    Popularity: 13%

    Yirmibir

    Bitmiş ÇaylarDeniz kenarında salaş bir çay bahçesi. Masalar kare, demirden, üstlerine mandalla muşamba örtü tutturulmuş, deniz kenarında boy boy dizililer. Her masaya 4 plastik sandalye, bir şekerlik, bir kül tablası.

    Deniz kayalık. Su cam gibi berrak. Kayalar yosun tutmuşlar, inceden insanı rahatlatan bir dalga vuruyor kayaların üstüne. Dalgaların şırıltısı arkada bir fon…

    Masada biri şekerli biri şekersiz iki sıcak ince belli çay bardağı, sıcaklığından yararlanmak için etrafına dolanmış 2 çift avuç. Yan masalardan gelen sahlep ve Türk kahvesi kokuları.

    Mevsim kış, ancak kış güneşi ısıtıyor insanın içini yudumlanan çayla birlikte, dışarıda oturmak büyük bir zevk. Anlayabilene…

    Bardaklara dolanmış iki çift avucun sahibi bir kız bir oğlan. Sessizlik aralarındaki boşluğu dolduruyor…

    Oğlan çıkardı ağzındaki baklayı:

    “Seni seviyorum ama sensiz de yaşayabiliyorum!”

    Sözlerinin en acıtan kısmı “sensiz de yaşayabiliyorum” değildi. Oğlanın canını en çok acıtan “seni seviyorum” sözüydü. Çünkü bu sözler oğlana değil, kıza aitti. Acıtmasının sebebi ise kız tarafından bir başkasına söylenmiş olmasıydı.

    Başkasına söylenen bir “seni seviyorum”, size söylenen bir “seni sevmiyorum” sözünden daha çok can acıtır, iç parçalar.

    Aslında ne bir çay bahçesi, ne ince belli bardaklar, ne yosunlar, ne de iç ısıtan bir kış güneşi vardı ortada…

    Hepsi oğlanın kafasındaydı… Hepsi içinde tutulmuştu… Hiç gerçekleşmeyecek O anın bir hayaliydi… Kırgından öte kırılmıştı…

    Çünkü o da artık “Seviyordu ama Onsuz da yaşayabiliyordu!”

    Popularity: 13%

    1 / 212