Mental Facebook

Mental Twitter

Mental Twitter

    Twitter'ıma Gel

    Mental Formspring

    Arşivler

    pornomadokunma.blogspot.com

    Hayat Bahçesi ve Hayatın Anlamı Üzerine

    Ömür Törpüsü Hayat yazıma yaptığınız güzel yorumlarınızla yüzümü güldürdünüz teşekkürler. Serpil üşenmemiş aramış taramış ve hayat hakkında benim daha önce hiç okumadığım güzel bir hikaye paylaşmış, bu güzel hikayenin yorumlarda kaybolup gitmesine gönlüm el vermedi. Olduğu gibi kopyalayıp yapıştırıyorum;

    Adamın biri o kadar mutsuzmuş ki hiç bir şeyden zevk almıyor, Her şeyden şikâyet ediyormuş. ‘Hayatın anlamı’nın ne olduğunu takmış kafaya. Kendi kendine ben hayatın sırrını anlamını bulacağım diyerek kütüphaneler dolusu kitap okumuş, bilginlere, âlimlere, üstatlara sormuş, hiç biri ona yeterli cevabı verememiş… Aldığı cevaplarda tatmin etmemiş…


    ‘Fakat! Mutlaka bir cevabı olmalı’ diyormuş… Ve dolaşıp bunu herkese sormaya karar vermiş. Koca dağları aşmış, ‘hayatın anlamını’ bulmaya uğraşmış, uçsuz bucaksız çölleri geçmiş… Engin denizleri aşıp… En kalabalık yerlerden, en ıssız yerlere giderek herkese sormuş. Sormadığı kimse kalmamış. Ama bu arada zaman durmuyor su gibi akıp gidiyormuş…


    Tam umudunu yitirmişken insanlar karşı dağlarda yaşayan aksi bir bilgeden söz etmişler. Dağın zirvesinde, yüksek duvarlar ardındaki bir bahçede yaşayan bu bilgenin her soruya bir yanıtı varmış. Diyince adam sevinerek yola koyulmuş. zorlu bir yolculuktan sonra bilgenin yaşadığı zirvedeki bahçeye ulaşmış. Ulaşmış ama bilge ona kapısını açıp içeri almamış. Adam günlerce bilgenin kapısı önünde beklemiş. Yalvarmış. Yakarmış. Ve sonunda bilge insafa gelip ona kapıyı açmış.


    Kapıdan içeri giren adam sonunda ‘Hayatın anlamı’nın ne olduğunu sorabilmiş bilgeye…

    -Bilge; ‘Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor’ demiş. Adam kabul etmiş.
    Bilge küçük bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.

    -‘Şimdi çık ve bahçede bir tur at. Tekrar buraya gel. Ama kaşıktaki zeytinyağı bir damla bile eksilirse kaybedersin’ demiş.

    -Adam gözü çay kaşığında, bahçedeki patikayı takip ederek bahçeyi turlayarak gelmiş…

    -İşte!’ demiş adam… ‘kaşıktan bir damla bile eksilmedi’… ‘söyle bana artık hayatın anlamı nedir?’

    -Bilge; ‘acele etme, istediğin cevabı alacaksın, önce bana bir anlat o gezdiğin bahçe nasıldı?’ diye sormuş.

    -Adam şaşkın ‘ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki! Bir damla bile dökmemem gereken zeytinyağı dolu olan kaşık vardı elimde’ demiş…

    -Bilge; ‘Şimdi yeniden bahçeyi dolaşacaksın, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi iyice inceleyip geleceksin’ demiş…

    -Adam tekrar bahçeye çıkmış, geri geldiğinde bilge, adama ‘bahçe nasıldı?’ diye tekrar sormuş…

    -Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış…
    ‘Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu, o çiçekler, o ağaçlar, kelebekler, kuşlar, akan sular harika’ demiş adam…

    -Bilge ona; ‘sen bu bahçeyi daha öncede gezmiştin. Bir damla bile yağ dökmemiştin ama şimdi ise kaşığında hiç yağ kalmamış’ demiş…

    ‘Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün hayatın su gibi akıp gider ellerinden ve sen farkına varamazsın’…

    Yada güzelliklerin ortasında hayatını yaşarsın, hayatın tadına varırsın.’

    Hayat senin bakışlarında gizlidir. Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün. İkinci kez sen bu bahçeyi gezebilecek misin? Bu dünyaya bir daha gelmeyeceğine göre…

    Hayata bir daha bak, Sana sunulan en değerli armağan değil mi? Aldığın her nefes…

    Popularity: 10%

    Post to Twitter Tweetle

    Defne, Apollon ve Kenan Yarar

    Siz defne ağacının hikayesini bilir misiniz? Bilmezseniz önce okuyun…

    Daphne ve Apollon Destanı

    Destana göre Apollon, Yunan deniz tanrılarından biri olan Peneus’un kızı Su Perisi Daphne’ye aşık olmuştur. Daphne’ye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Eros’un oklarından birine hedef olmasıdır.

    Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Birgün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit’in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon’un kalbine saplanır ve Daphne’ye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Daphne’nin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollon’dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

    Bir gün Daphne yine kaçarken Apollon’la karşılaşır ve kaçmaya başlar. Bu sefer yakalanacağını anlayan Daphne babası Peneus’dan yardım ister. Peneus, Daphneyi Defne ağacına dönüştürür ve Apollon ona ulaştığında kalp atışları halen duyulmaktadır. Daphne sonsuza dek defne ağacı olarak kalacaktır. Ama içinde aşk ateşi yanan Apollon onu unutmayacağına ve unutturmayacağına söz verir. Ve onu zaferlerin simgesi bir tac olarak hep başlarda bir simge olarak bunu gerçekleştirir.

    Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur.

    İşte budur defne ağacının hikayesi. Gerçek hayatta da böyledir. Bir hatun erkeklerden kaçıp durursa bir ağaca döner ve kurur gider. Ona tek konan kargalar olur :)

    Bu hikaye nereden çıktı şimdi diye soracaksanız, sebebi Kenan Yarar’dır. Kenan Yarar’ı zamanında Lemanyak’tan beri takip edenler vardır. Kendisi çok uçuk hikayeler çizen, mitoloji ve sapkınlık karışık, çizgileri çok estetik, özenilmiş olan bir çizerdir. Ben kendisini L-Manyak döneminden beri sıkılmadan ve merakla okurum. Gene birgün nette dolanırken kendisi aklıma geldi. Ulan madem seviyorum ben bu adamı bir kitabı vardır elbet dedim.

    Kenan Yarar’ın 1997 yılında çıkmış olan ve HBR Maymun’da yayınlanmış çizimlerinin toplandığı Melankomik adlı bir kitabı olduğunu öğrendim. Nette arandım tarandım ancak bir türlü bulamadım kitabı. Tükenmiş bir daha da basılmamış. Durum böyle olunca da imdada ya eski kitapçı yetişir ya da Gittigidiyor. Aldım üçüne beşine bakmadan bu kitabı ve bir solukta bitirim okumayı.

    İçinde de bu ilginç Defne hikayesi vardı. Sizinle tarayıp paylaşmak istedim, hem bu mitolojiyi öğrenmeniz, hem de Kenan Yarar’ı bilmiyorsanız öğrenesiniz diye…

    Ey Defne, sen kaç Apollon gibi güneşin oğlu, filinta gibi adamdan. Kuru bir ağaç ol. Git şu Allah’ın tipsizine, siki çıplak abazasına ver! Kadın milleti işte :)

    Karikatür de burada!

    Popularity: 11%

    Post to Twitter Tweetle

    Geleceğin Besin Zinciri

    Geçenlerde Ölülerin Hiyerarşisini yayınlamıştım.

    Şimdi de geleceğin besin zincirini yayınlıyorum. İnsanoğlunun doğada avcısı kalmamıştır. Bu yüzden de besin zincirinin tepesine çökmüş durumdadır. Ancak gelişen bilim ile birlikte ölüleri dünyaya getirebileceğiz. Sevdiklerimizi yanımızda isteyeceğimiz için ölü diriltici bilim adamlarına bol bol para verip sevdiklerimizi dirilteceğiz. Ancak bilimadamlarının es geçtiği metafizik ve ruh bilimi devreye girecek. Can emanet, ruh misafirdir. Ruh ölünce çeker gider, diriltilen ise emanet candır. Ruhsuz can bir hiçtir. Ve zombiler türeyecek dünyada, öldürülmesi zor. Bunlar açlıklarını insan yiyerek giderecekler. İşler tam zıvanadan çıktığında ise bir anda dünyaya ufolara gelecekler. Önce sevineceğiz uzaylılar geldi diye. Merhaba uzaylı biz dostuz bizi kurtar zombilerden diyeceğiz. Ama o kadar habersiziz ki, bu uzaylılar kendi gezegenlerinde besin kaynakları azaldığı için yeni besin arayışındadırlar. Dünya bir cennetir, bol bol bitki, hayvan, insan ve zombi vardır. Çökecekler dünyamıza bizi kıtır kıtır yiyecekler!

    Evet istediğim zaman çok güzel fantazi yapıp, çılgın bilim kurgu yazabilirim :)

    Popularity: 12%

    Post to Twitter Tweetle

    SSS: SESLİ SORULMAYAN SORULAR – Bir Başka Twitter Hikayesi

    Gunessunny twitter alemini bırakıp gitmiş. Eskitmiş… Ee twitter’da bitip gittiyse sırada ne var diye sormadan geçemeyeceğim gunessuny. Kendisini twitter’ı bırakıp gitmeden twit twit bir kısa hikaye yazmıştı. Ancak hikayesinde bir terslik vardı. Çünkü tersten yazıyordu, yani sondan başa doğru :) Twitter hesabını silince de bu hikaye internet sonsuzluğundan yokolmuş oldu. Allah’tan ben bir copy paste almıştım. Buradan da yayınlayarak O’nun hikayesini ebedileştiriyorum. Hayır Güneş izin almayacağım bunun için senden :)

    1. 29 Ocak 2010 Kısa Hiyake- SSS: SESLİ SORULMAYAN SORULAR
    2. “Her bitiş bir başlangıçtır dostum” diyerek içeri giren sesin sahibini tanımak için uzandığı rafların ardından gözünü kapıya çevirdi.
    3. Pek şaşırmadı. Böyle klişe bir lafı ancak böyle klişe tipte ve kibirli bir adam sarfedebilirdi, içinden onu küçümsedi.
    4. Bir defa olsun şu dükkâna gelen biri de bilmediği bir şey söyleseydi, şaşırtsaydı onu, gerçek bir duruşu olsaydı bir insanın da.
    5. Adam telefonu kapadı ve fazla kendinden emin bir tavırla “Hiç sıkılmayacağım bir oyuncak arıyorum kendime, ne tavsiye edersiniz ?” dedi.
    6. Lâl’in içindeki alay duygusu öfke taşıyan bir sabra dönüşüverdi. Müşterisi bile olsa hoşlanmadığı insanlara hoşlanmış gibi davranamazdı.
    7. Sorusunu cevaplamak için ona yaklaştı. “Hiç sıkılmamanız için hiç oynayamayacağınız bir oyuncak olmalı, mesela şu tahta at gibi.
    8. Sizin yaşınızda biri ne yazık ki bu tahta ata binemez dolayısıyla o her zaman hayalinizde aynı kullanılmamışlığıyla kalır.”
    9. Alaycı bir tebessümle, “Siz buranın sahibi misiniz?” diye sordu. “Evet.” “Değişik bir oyuncak satma politikanız var, alıyorum bu atı.”
    10. Paketleme ve ödeme sırasında kredi kartı slipinden okunan isim; Tan … Hiçbir müşteri bu kadar kısa sürede onu bu kadar etkilememişti.
    11. Ve o, en sevdiği tahta atı satın alıp gitmişti, o dükkandan çıktığında tarifi zor bir duygu aldı Lâl’i.
    12. Ona ait olan bir şeyleri ya da bulacağına inandığı her şeyi o kısa sürede kendine katıp gitmişti.
    13. Gidişini izledi. Denizcilik malzemeleri satan çapraz dükkana girdiğini gördü. Vazgeçti, raflara geri döndü geri geleceğini biliyordu.
    14. En derinde ve ilk sezgisi onu hiçbir zaman yanıltmadığı gibi bu sefer de, sezgileri galip gelmişti.
    15. Arkası gelen oyuncak alışverişleri, uzayan kahve sohbetleri, deniz ve yelken ile ilgili hikayeler, yelken gezileri ve aşık olma hissi.
    16. Özgürlüğünü kaybetme, mükemmel olmayan bir insana yenilme korkusu, uzaklaşmalar ve sonunda karşı konulamayan en içten yakınlaşmalar.
    17. Karşılıklı duyguları arasında müthiş bir denge vardı. Biri 1 adım fazla geldiğinde diğeri geriye adım alırdı, vals yaparcasına.
    18. Şimdiki valslerini o bilmediği bir yere, bilmediği bir sebepten giderken bu tren garında yapıyorlardı, bütün hatıraların üstüne.
    19. Tan’ın kendisi hakkında hissettiklerini biliyordu, bilmediklerini de bir gün öğrenecekti ve her şeyin bir zamanı olduğunu kabullenmişti.
    20. Onun aklının içine bakmaya çalıştı. Ama bu sefer bir perde vardı, göremedi. Sakladığı bir şey vardı. Evet, vardı.
    21. Bu hayati ameliyattan bahsedip onun gerçekleşebilecek hayallerini yıkamazdı. Lâl ise habersiz son bir kez çabalarına devam etti.
    22. “Seni sorgulamıyorum, çünkü cevaplarını bilmesem de doğru cevaplar olduğunu biliyorum, ve bu duyguların sürekliliğine de inanıyorum…
    23. …Şu an yaşamaya hazırlandığımız geçici ya da kalıcı bir ayrılık olsa da, bizim hissettiklerimiz hep aynı kalacak. Biliyorsun.”
    24. “İkimiz birlikteyken sana birşey söylememe gerek yok. Ama şimdi sana seni sevdiğimi söylüyorum, birlikte olmayacağımız zamanlar için.”
    25. Onu dinlerken gözü billboarddaki film afişine takıldı: Hayat biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir. Gerçekten de öyleydi.
    26. Dokuz aydir hayati son sürat degismekteydi. Fakat bu sefer icindeki kadercilik kontrolü ele almisti. Artik sorgulamiyor, yasiyordu.
    27. Birlikte trene dogru yürürlerken ilk defa olarak Lâl’in aklında sorular, Tan’ınkinde ise olası cevaplar vardı.
    28. Henüz hiç cevap alamamış olmasına rağmen Tan’a bir kez daha sordu “Neden gidiyorsun? Suskunluk. Bildiklerini bilmedikleri birşey vardı.
    29. Su anda onun gözyaslarina karsi hicbir sevkat gösteremezdi, aci ve acima duygulari sadece yolculuk sonunda girecegi ameliyata aitti.
    30. “Lâl sakın korkma, bir ‘Issız Adam’ olmadıgımı göreceksin” dedi ve saçlarından son bir nefes çekerek gözlerini öptü. Zaman gelmişti.
    31. Yavaşça bedenleri sonra elleri uzaklaştı birbirinden. 1,2,3. basamaktayken artık trendeydi. Ona arkasını hiç dönmedi.
    32. Son kez bakısarak veda etti. Tren hareket etmeye basladıgında vagon koridorlarında hızlıca ilerledi, kendi kompartmanına gelince durdu.
    33. Kondüktörün soğuk selamsızlıgını “İyi geceler efendim” diyerek cevapladı. Kompartmanına girdi ve trenin hızına uyup düşüncelerine daldı.
    34. İlk kez tanıştıkları, o oyuncak tahta atı aldığı günü, sonra da denize açılmadıkları günleri nasıl geçirdiklerini hatırladı.
    35. … Bütün 1 günü onun oyuncakçı dükkanında beraber geçirdikleri günlerin hiçbirinde de kendini dünyadan soyutlanmış hissetmemişti.
    36. Hatta onunlayken kendini yalnız oldugundan cok daha özgür hissediyordu, buna hic ihtimal vermezdi oysa ki, başka biriyle özgürleşebilmeye.
    37. Hayır 1 aşk hikayesi değildi bu, hayatındaki en hakiki kurguydu. Onu dalga dalga çalkalıyor, rüzgar rüzgar sürüklüyordu kendi tabiatında.
    38. Rüzgara yakın giderken nasıl da mutlu olurlardı, birlikte hayata karşı orsalıyorlardı sanki, inadına herkes gibi kafayı açmak varken..
    39. Sevinç gözyaşları hiçbir zaman sahte olmaz. O rüzgarda gözlerinden taşan her yaş mutluluktandı. Bir anda, kendini fazla iyi hissetti.
    40. Kompartmanın penceresinde kendi yansımasını izlerken, raylarda yankılanan metalik sesin ritminde ruhu arsızca dansı ediyordu yine.
    41. Aşka olan inancı hala ne kadar kuvvetli olursa olsun, özgürlük aşkından öne geçemiyordu.

    Popularity: 12%

    Post to Twitter Tweetle

    Tuna Kiremitçi’den Bir Twitter Hikayesi

    Twitter’ı son 1, 1.5 aydır daha yoğun kullanmaya başladım. Tanıdık, eş-dostun yanı sıra da Twitter’da bulunan Türk yazarları ve oyuncuları takip ediyorum. Bunlardan birisi de Tuna Kiremitçi (follow http://twitter.com/tunakiremitci). Kendisi çok yoğun yazmıyor ama Twitter’dan da bir hikaye yayınladı geçtiğimiz 24 gün boyunca, 47 parça halinde. Ama Twitter’da kalmamalı bu pançik pinçik olarak diye düşündüm. Hoşgörü ile karşılayacağını düşünerek buradan yayınlıyorum.

    Bu arada aynı şeyi arkadaşım Gunessunny (follow: http://twitter.com/Gunessunny) arkadaşım da deniyor. Ama o daha radikal, hikayeyi sondan başa doğru yazıyor Memento hesabı :) Bitirsin onu da yayınlarım buradan…

    Not: Böyle okumak daha güzel oluyor, insan her gün 1 parça okuyarak biraz kopuyor hikayeden :)

    1. “Ölmüşler” diyor: “İkisi de. Birbirlerini öldürmüşler. İçeriye git de gör”. Sonra yatağıma oturuyor, kulaklığını takıp Bowie dinliyor.

    2. Benim de elimde bir kulaklık var. Bach cızırdıyor. Ama gidip o iki ölüyü görmek hiç istemiyorum. Çünkü onlar, annemle babam.

    3. Kulağımızda walkman’le yaşıyoruz çünkü evde genellikle dayanılmaz sesler oluyor. Şimdiyse çıt yok. Aşkın tersine, ölüm uysal bir köpek.

    4. Melek bağdaş kurmuş, Bowie dinliyor. Mavi gölgeli saçı, siyah ojesi ve dövmesi var. Bende olmayan her şey onda… Özellikle de güzellik.

    5. Bu yorgun gözlerle on yedisinde bir kıza benzemiyorum. Ama Melek benziyor. O kadar farklıyız ki, İkiz olduğumuz anlaşılıyor hemen.

    6. Melek benim yapamadıklarımı yapabiliyor. Çok sıkılırsa pencereden çıkıp gidiyor, sabaha kadar dönmüyor. Neler yaptığını anlatmıyor hiç.

    7. Yaşadığımız cehennem sanki ona dokunmuyor. Melek o kadar güçlü. Bir o kadar yabancı ve genellikle zalim… Bence böyle olması iyi.

    8. “Hadi” diyor Melek: “Git bak ölülere…” Ama bu iyi bir fikir değil. İyi bir fikir yok. Deliliğe meyilli aklım ve içindekiler var.

    9. Sonra tutuyor elimden, beni salona götürüyor. Ölüleri göreyim diye. Birbirini öldürenleri. Dünyadaki en âşık çifti… Annemle babamı.

    10. Halının üstünde yatıyorlar. Onlar da halı da kan içinde. Babamın elinde ekmek bıçağı… Sanki vahşi bir köpek parçalamış vücutlarını.

    11. Görünüşe göre önce annemi vurmuş, sonra kendisini… Çığlıkları duymamıza kulaklıklar engel olmuş. Bowie ile Bach, yapmış görevini.

    12. Ölülere bakarken ağlamıyoruz. Uzun zamandır beklediğimiz şey nihayet gerçekleştiği için rahatlamış gibiyiz… Birden, telefon çalıyor.

    13. Telefonumun ekranında sabaha karşı Doğu’nun adını görmek sinirlendiriyor Melek’i: “Açma…” diyor: “Önce şunları ortadan kaldıralım.”

    14. “Ne yapacağız?” diyorum. “Ölüleri gömeceğiz ve kimseye söylemeyeceğiz” diyor Melek: “Yetimhaneye gitmeye niyetim yok… Senin var mı?”

    15. “Nereye gömeceğiz?” diye soramıyorum ama o yine zihnimi okuyor: “Arka bahçeye. Gün doğana kadar vaktimiz var…” Birden, kapı çalıyor.

    16- “Sen bak…” diyor Melek: “Ben açamam kapıyı.” Eşikte, üst kat komşumuz Bilal Bey, uykusuz bir yüzle duruyor: “O sesler neydi kızım?”

    17- “Annemle babam…” diyorum uykusuz komşuya: “Kavga ediyorlardı. Ama şimdi bitti… Vallahi bitti… Bir daha olmayacak, merak etmeyin.”

    18- Zavallı komşumuz, bana acıyarak bakıyor. Kapıyı kapatıp salona döndüğümde, sırtlan gibi gülüyor Melek: “Hadi kuzum, bitirelim şu işi.”

    19- Apartman deposundan kürek çalmak, bahçeyi kazmak, ölüleri taşımak ve gömmek… Melek öyle güçlü ki, hepsi sadece üç saatimizi alıyor.

    20- Gün doğuyor. Ellerimiz çamurlu ve kanlı. Salonda bitmiş bir halde birbirimize bakarken sırıtıyor: “Bekle… Sana bir sürprzim var.”

    21- Melek bir zamanlar annemle babamın yatak odası olan odaya gidiyor. Döndüğünde elinde pembe kâğıtlar var: “Biraz gülmek ister misin?”

    22- “Bunlar, bildiğin aşk mektupları…” diyor gülerek: “İnanmazsın ama gençken birbirlerine yazmışlar. Daha zavallı bir şey görmemiştim.”

    23- Sonra çekiyor rastgele bir mektubu, yüksek sesle okumaya başlıyor. Bazen öyle bir ifade oluyor ki yüzünde, ister istemez korkuyorsunuz.

    24- Sesi her zamanki gibi sigaralı ve kısık Melek’in… Okuduğu mektuptaysa babamın gençliği, annemin gençliğine ilan-ı aşk ediyor. Tuhaf.

    25- “Sensiz yaşayamam…” diyor babam anneme: “Sen olmazsan ölürüm” diyor. Bunları söyleyen biraz önce bahçeye gömdüğümüz kişi mi sahiden?

    26- Mektuptaki aşk, onu okuyan Melek’in zalim sesine rağmen vahşi bir köpeğe benzemiyor. Herhalde henüz doğduğu için. Yavru olduğu için.

    27- Melek mektubu bırakıp uzun bir kahkaha atıyor. Telefonum yine çalıyor. Arayan yine Doğu… Melek öfkeyle bakıyor yüzüme: “Açma sakın…”

    28- Açıyorum telefonu. Doğu “rüyamda seni gördüm.” diyor: “Pek iyi değildin… Ayrıca sesin yine kötü geliyor. Okula gitmeden uğrayacağım.”

    29- “Gelme…” diyorum: “İyiyim. Hem yalnız değilim, Melek var.” Telefonda bir sessizlik… Sonra Doğu’nun sesi: “Yalvarırım şunu yapma”.

    30- Sonra Doğu’nun sesi yavaş yavaş yükseliyor: “Artık dayanamıyorum. Ne olur yaşatma bunu bana. Gelmeme izin ver. Sana yardım edeyim…”

    31- Doğu’ya cevap veremeden Melek çekip alıyor telefonu, fırlatıyor… Gözlerini gözlerime dikiyor: “Kızım sen ne yaptığını zannediyorsun?”

    32- “Doğu beni seviyor” diyorum: “O iyi bir insan…” Melek tutuyor beni kolumdan, bahçeye sürüklüyor. Demin annemle babamı gömdüğümüz yere.

    33- Toprağı gösterip kulağıma fısıldıyor: “Sonun onlarınki gibi mi olsun istiyorsun? Vahşi bir köpek tarafından parçalanmak mı istiyorsun?”

    34- “Daha elindeki annenle babanın kanı kurumadı ve sen herifin tekiyle kırıştırmaya çalışıyorsun! Buraya geldiğinde ne anlatacaksın ona?”

    35- “‘Annemle babam birbirlerini öldürdüler ve ikisini bahçeye gömdüm… Hadi bana romantik şeyler söyle’ mi diyeceksin? Salak mısın sen?”

    36- Melek bağırıp çağırıyor. Birden, ona daha fazla katlanamayacağımı hissediyorum: “Yeter” diyorum: “Sus… Sen gerçek bile değilsin.”

    37- “Seni ben yarattım…” diye bağırıyorum bütün gücümle: “Ben hayal etmesem sen olmayacaktın. Şimdi hayatıma hükmetmeye hakkın yok!”

    38- “Evet” diye fısıldıyor: “Beni bu cehenneme katlanabilmek için yarattın… Artık bir parçanım senin. Öyle istediğin zaman yok edemezsin.”

    39- Melek’in sesi beni teslim alıyor: “Bu evde beraber yaşayacağız. Aramıza kimse giremez. Ne o salak oğlan ne de bir başkası. Bunu unutma.”

    40- O konuşurken geceden kalan tüm yorgunluk çöküyor üstüme. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor… Bayılmak üzere olduğumu hissediyorum.

    41- Dayanamayıp yığılıyorum Melek’in ayaklarının dibine. Son duyduğum, kapının zili. Doğu geldi. Melek diyor ki: “Aklından bile geçirme.”

    42- Emekleyerek, dört ayak üzerinde ulaşıyorum kapıya. Elimi uzatıyorum açmak için. “Buraya gel!” diyor Melek: “Bu yaptığın büyük bir hata!”

    43- Kapı nihayet açılınca Doğu dört ayak üstündeki bana gülerek bakıp başımı okşuyor: “Kapı açmayı ne zaman öğrendin sen, akıllı köpek…

    44- Sonra beni geçip Melek’e gidiyor ve resmen öpüşüyorlar. Sevgili gibi. Melek bana “seni uyarmıştım, iyi halt yedin” der gibi bakıyor.

    45- Doğu ve Melek, siyah-beyaz bir dünyada sarmaş dolaş. Bir şeyler söylemek istiyorum ama boğazımdan yalnızca korkunç hırıltılar çıkıyor.

    46- İçimi yakan kıskançlık ateşi ve acı, hızla vahşetin çağrısına dönüşüyor. Uluyarak ve arka ayaklarım üzerinde yaylanarak saldırıyorum.

    47- Sivri dişlerim Doğu’nun narin boynuna geçiyor. Ağzıma kan doluyor. Sıcak… Sevgilimin acıyla haykırışı oluyor, duyduğumuz son ses.

    Popularity: 14%

    Post to Twitter Tweetle

    1 / 3123