Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Hayatın İntikamı Fena Olur

Geçen rutin sabahlardan birinde Geveze’nin sabah programının sonuna denk geldim yine. Genelde programının sonunu dinlemem, çünkü vıcık vıcık duygusal, acıklı hikayeler ile insanın içini burkmayı sever Geveze. Ama bu seferki Ece Temelkuran’ın bir yazısıydı ve değiştirmedim. Ece bu yazıyı Milliyet gazetesinde yazdığı dönemde köşesinde yazmış. 2004-2006 senesi gibi bir aralığa geliyor. Yazısında kendimi buldum ve hayatın eninde sonunda benim ağzıma sıçacağına karar verdim.

2003 senesinde liseyi bitirdiğim yaz aile işine gidip gelmeye başladım ucundan. Bir tek üniversite yıllarımda, okul günlerinde aylaklık edebildim, derslere girmedim, gezdim tozdum elimden geldiğince. Okul olmayan günler işe gittim, üniversitede her yaz tatilinde hergün işteydim. Okulun zorunlu devam edilmesi gereken 4 yılı bittiğinde ise, yani 2007 Haziran ayında, tam zamanlı çalışmaya başladım. Haftanın 6 günü. Tek yapabildiğim tatil cuma gününden işten erken çıkıp pazartesi sabahı işe dönmek kaydıyla yaptığım Bodrum ya da Kuşadası kaçamakları oldu. Çalışanların yıllık izni 15gün iken, ben herhalde 4 yılda 15gün tatil hakkı kullanmadım.

1 tane hayvan gibi ekonomik kriz atlattım. Daha askerliğimi bile yapmadım. Açıkcası çok deneyim kattıysa da biraz bıkkınlık, biraz bezginlik kattı, yıprattı beni kriz. Bazı şeylerden hevesimi kaçırdı, bazı yaşlı adam zevkleri kattı bana. Eğlence anlayışım bile yaşlandı. Üniversite yıllarında bardır, diskodur, gezme heyecanı varken, artık bir lounge’da, bir cafede oturup viskisini yudumlayıp durmak isteyen bir adam oldum. Pazarları evde otursam da olur, dinlenirim diyen bir adama dönüştüm.

Bu yüzden orta yaşlarımda hayatın intikamının benden “karıyı boşamış, 20’lik bir kız almış azgın teke” olarak alınacağına dair bir içgüdüm var =)

İşte o yazı…

Hayatın intikamı

Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa “bu işin olurunu“, dedim ki:

Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü…

Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Âşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını. Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.

 

Ormancı Yıkar Masayı Mode On

Gündelik hayatta, ilişkilerde, iş dünyasında bazen öyle anlar geliyor ki aşırı derecede bunalıp, bu bunalımı fiziksel tepkiler ile dışarı vurup rahatlamak istiyor insan.  Halk arasında buna kafayı yemek, kriz geçirmek, cinnet geçirmek, patlamak, harlamak, celallenmek ve benzeri birçok ilginç şey denir.
An geliyor ki bende şu masayı devirip, “yeter ulan sikerim böyle işi” dememek için zor tutuyorum. Halbuki bir desem, bir devirsem ne rahatlarım, ne deşarj olurum, boşalırım valla…
Mesela dedem de masa deviren cinsten bir adammış. Bir keresinde sırf çorba sıcak ve dili yandı diye bütün masayı devirmişliği varmış rivayetlere göre.
Benim bu masa yıkma olayı ile ilgili her seferinde aklıma o meşhur Ormancı Türküsü gelir. Onda da vardır böyle bir söz, gerçi oradaki ormancı kafayı çektiğinden atar yapıp masayı deviriyor. “Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı, yıkar masayı” der.
Ormancı Türküsü’nün de hikayesi acıklıdır. Biz burada sinirden, stresten, şımarıklıktan masayı devirirken orada cidden bir trajedi yaşanmış. Copy Pasta’nın gücünü konuşturmak gerekirse ormancının devirdiği masanın hikayesi de şöyle:

Gevenes köyünde 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, ağa çocuğudur. Mustafa’nın en yakın arkadaşı köy muhtarı Tevfik Cezayir’dir. Her akşam köy kahvesinde dama oynayan iki arkadaşın iddialı ve dostane karşılaşmaları kahvehanedekiler tarafından da ilgi ile izlenir. 1946 yılının bir Temmuz gününde, Mustafa Şahbudak ve Muhtar Tevfik Cezayir, yine dama tahtasının başına otururlar. Oyunun yarısında ‘Sarı Memet’ lakaplı Orman Memuru Mehmet İn çıkagelir. Mehmet, sarhoştur. Bir gün önce, komşu Çiftlik köyünde yangın çıkmıştır. Ormancı, yangın evrakının bir an önce ilçeye götürülmesi için bekçiyi muhtardan ister. Ancak bu arada 1946 seçimlerinin evrakı da Yatağan’a gönderilecektir. Her türlü evrak Yatağan’a köy bekçisi tarafından götürülmektedir. Muhtar Cezayirli, ‘Olmaz, daha acil olan seçim sonuçlarının ulaştırılması gerekiyor. Bekçiyi gönderemem’ cevabını verir. Bunun üzerine ormancı ile muhtar arasında tartışma başlar. Muhtar Tevfik Cezayirli, ‘Ayıp ediyorsun Mehmet, bize müsaade et’ der ve oyuna devam eder.

Ormancı dama masasına bir yumruk atar ve masayı devirir. Mustafa Şahbudak, bu davranışa tahammül edemez ve ormancıyı tokatlar. Olayın büyüyeceğini anlayan köylüler, ormancıyı sakinleşmesi için kahvenin arka tarafına götürürler. Ormancı bağırarak küfürler savurmaktadır. Küfürler Mustafa Şahbudak’ın tahammül sınırını daha da zorlar. Şahbudak, yerinden kalkar, ormancının üzerine yürür. Ormancı Mehmet, kamasını çıkarıp Mustafa Şahbudak’ı kolundan yaralar. O zaman, Mustafa Şahbudak ormancıyı korkutmak için, belindeki tabancayı çıkarır, yere doğru ateş eder. Muhtar, ormancının ikinci kez kama vurmaması için elini tutar. Fakat, Mustafa tetiği çoktan çekmiştir ve kurşun muhtar Tevfik Cezayir’e isabet eder. Ormancı Mehmet İn, bunun üzerine kaçmaya başlar. Mustafa Şahbudak kaçmasın diye, bir el daha ateş eder. Bu ateş de öldürmek için değil, kaçmasına engel olmak içindir. İkinci atışta Mehmet İn, yere düşer. Arka cebinde tütün tabakası olduğu için, ona bir şey olmaz. Ama Tevfik kanlar içindedir.

O günlerin imkânsızlıkları içerisinde Tevfik’i, tahta bir sal üzerinde köyden 23 kilometre uzaklıktaki Muğla Devlet Hastanesi’ne götürürler. Tevfik, çok kan kaybetmektedir. Mustafa, Doktor Veli Bey’e, “Babamın selamı var, bu adamı iyileştir” diye yalvarır. Doktor Veli Bey, “O ölecek, önce senin kolunu saralım” diye yanıt verir. O sırada Tevfik eliyle işaret edip Mustafa’yı yanına çağırarak, ”Ben ölüyorum, hakkını helal et” dedikten sonra can verir.

Mustafa, en yakın arkadaşını öldürdüğü için teslim olur, 4 yıl ceza alır. Cezaevindeyken her gece Tevfik rüyasına girer. Ancak ormancıya kini gittikçe artar.

Bu acı olaydan sonra köyde kalamayacağını anlayan Mehmet İn ise, tayinini ister, Kavaklıdere Orman Müdürlüğü’ne atanır. Aslen Marmarislidir. Emekliliğinden sonra oraya yerleşir. Doksanlı yılların başında da ölür.

Mustafa Şahbudak da, cezaevinden çıktıktan sonra, anılarla dolu o köyde yaşayamayacağını anlayıp, Muğla’ya yerleşir. Çok sevdiği, günlerini birlikte geçirdiği arkadaşı Muhtar Tevfik Cezayir’i öldürdüğünde, arkada 25 yaşında bir eş ve 3 çocuk bırakır. Muhtar’ın eşi Pembe, bu acıya dayanamayıp birkaç yıl sonra akli dengesini yitirir. Oğlunun biri İzmir’e yerleşir. Diğer oğlu ile kızı, köyde evlenirler ve hayatlarını orada sürdürmeye devam ederler.

Bu arada Mustafa’nın anne tarafından akrabası olan Değirmenci Pisili Tahir Usta Gevenes Köyü’nde yaşanan bu acı olayın türküsünü bestelemiştir. Bu türkü bugün düğünlerde okunan, herkesin diline düşen Ormancı türküsüdür. Hayatının kalan yıllarını bu olayı unutmaya çalışarak geçiren Mustafa Şahbudak da 28 Mart 2005 günü İzmir Ege Üniversitesi Hastanesi’nde 83 yaşında ölür.



Hayat Bahçesi ve Hayatın Anlamı Üzerine

Ömür Törpüsü Hayat yazıma yaptığınız güzel yorumlarınızla yüzümü güldürdünüz teşekkürler. Serpil üşenmemiş aramış taramış ve hayat hakkında benim daha önce hiç okumadığım güzel bir hikaye paylaşmış, bu güzel hikayenin yorumlarda kaybolup gitmesine gönlüm el vermedi. Olduğu gibi kopyalayıp yapıştırıyorum;

Adamın biri o kadar mutsuzmuş ki hiç bir şeyden zevk almıyor, Her şeyden şikâyet ediyormuş. ‘Hayatın anlamı’nın ne olduğunu takmış kafaya. Kendi kendine ben hayatın sırrını anlamını bulacağım diyerek kütüphaneler dolusu kitap okumuş, bilginlere, âlimlere, üstatlara sormuş, hiç biri ona yeterli cevabı verememiş… Aldığı cevaplarda tatmin etmemiş…


‘Fakat! Mutlaka bir cevabı olmalı’ diyormuş… Ve dolaşıp bunu herkese sormaya karar vermiş. Koca dağları aşmış, ‘hayatın anlamını’ bulmaya uğraşmış, uçsuz bucaksız çölleri geçmiş… Engin denizleri aşıp… En kalabalık yerlerden, en ıssız yerlere giderek herkese sormuş. Sormadığı kimse kalmamış. Ama bu arada zaman durmuyor su gibi akıp gidiyormuş…


Tam umudunu yitirmişken insanlar karşı dağlarda yaşayan aksi bir bilgeden söz etmişler. Dağın zirvesinde, yüksek duvarlar ardındaki bir bahçede yaşayan bu bilgenin her soruya bir yanıtı varmış. Diyince adam sevinerek yola koyulmuş. zorlu bir yolculuktan sonra bilgenin yaşadığı zirvedeki bahçeye ulaşmış. Ulaşmış ama bilge ona kapısını açıp içeri almamış. Adam günlerce bilgenin kapısı önünde beklemiş. Yalvarmış. Yakarmış. Ve sonunda bilge insafa gelip ona kapıyı açmış.


Kapıdan içeri giren adam sonunda ‘Hayatın anlamı’nın ne olduğunu sorabilmiş bilgeye…

-Bilge; ‘Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor’ demiş. Adam kabul etmiş.
Bilge küçük bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.

-‘Şimdi çık ve bahçede bir tur at. Tekrar buraya gel. Ama kaşıktaki zeytinyağı bir damla bile eksilirse kaybedersin’ demiş.

-Adam gözü çay kaşığında, bahçedeki patikayı takip ederek bahçeyi turlayarak gelmiş…

-İşte!’ demiş adam… ‘kaşıktan bir damla bile eksilmedi’… ‘söyle bana artık hayatın anlamı nedir?’

-Bilge; ‘acele etme, istediğin cevabı alacaksın, önce bana bir anlat o gezdiğin bahçe nasıldı?’ diye sormuş.

-Adam şaşkın ‘ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki! Bir damla bile dökmemem gereken zeytinyağı dolu olan kaşık vardı elimde’ demiş…

-Bilge; ‘Şimdi yeniden bahçeyi dolaşacaksın, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi iyice inceleyip geleceksin’ demiş…

-Adam tekrar bahçeye çıkmış, geri geldiğinde bilge, adama ‘bahçe nasıldı?’ diye tekrar sormuş…

-Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış…
‘Hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu, o çiçekler, o ağaçlar, kelebekler, kuşlar, akan sular harika’ demiş adam…

-Bilge ona; ‘sen bu bahçeyi daha öncede gezmiştin. Bir damla bile yağ dökmemiştin ama şimdi ise kaşığında hiç yağ kalmamış’ demiş…

‘Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün hayatın su gibi akıp gider ellerinden ve sen farkına varamazsın’…

Yada güzelliklerin ortasında hayatını yaşarsın, hayatın tadına varırsın.’

Hayat senin bakışlarında gizlidir. Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün. İkinci kez sen bu bahçeyi gezebilecek misin? Bu dünyaya bir daha gelmeyeceğine göre…

Hayata bir daha bak, Sana sunulan en değerli armağan değil mi? Aldığın her nefes…

Defne, Apollon ve Kenan Yarar

Siz defne ağacının hikayesini bilir misiniz? Bilmezseniz önce okuyun…

Daphne ve Apollon Destanı

Destana göre Apollon, Yunan deniz tanrılarından biri olan Peneus’un kızı Su Perisi Daphne’ye aşık olmuştur. Daphne’ye umutsuzca aşık olmasının nedeni, aşk tanrısı Eros’un oklarından birine hedef olmasıdır.

Apollon aslında çok iyi bir okçudur ve kendiyle övünmeyi çok sever. Birgün kendisi gibi iyi bir okçu olan Afrodit’in oğlu genç Eros ile karşılaşır ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söyler. Buna karşılık, Eros öç almak ister ve iki ok hazırlar. Biri altın suyuna batırılmıştır ve saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir. Diğer ok ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın ok Apollon’un kalbine saplanır ve Daphne’ye umutsuzca aşık olur. Fakat ne yazık ki diğer ok Daphne’nin kalbine saplanmıştır. Dafni, Apollon’dan sürekli kaçar ve aşkını reddeder.

Bir gün Daphne yine kaçarken Apollon’la karşılaşır ve kaçmaya başlar. Bu sefer yakalanacağını anlayan Daphne babası Peneus’dan yardım ister. Peneus, Daphneyi Defne ağacına dönüştürür ve Apollon ona ulaştığında kalp atışları halen duyulmaktadır. Daphne sonsuza dek defne ağacı olarak kalacaktır. Ama içinde aşk ateşi yanan Apollon onu unutmayacağına ve unutturmayacağına söz verir. Ve onu zaferlerin simgesi bir tac olarak hep başlarda bir simge olarak bunu gerçekleştirir.

Tüm Apollon heykellerinin başında gördüğümüz defne yapraklarından yapılmış tacın sebebi budur.

İşte budur defne ağacının hikayesi. Gerçek hayatta da böyledir. Bir hatun erkeklerden kaçıp durursa bir ağaca döner ve kurur gider. Ona tek konan kargalar olur 🙂

Bu hikaye nereden çıktı şimdi diye soracaksanız, sebebi Kenan Yarar’dır. Kenan Yarar’ı zamanında Lemanyak’tan beri takip edenler vardır. Kendisi çok uçuk hikayeler çizen, mitoloji ve sapkınlık karışık, çizgileri çok estetik, özenilmiş olan bir çizerdir. Ben kendisini L-Manyak döneminden beri sıkılmadan ve merakla okurum. Gene birgün nette dolanırken kendisi aklıma geldi. Ulan madem seviyorum ben bu adamı bir kitabı vardır elbet dedim.

Kenan Yarar’ın 1997 yılında çıkmış olan ve HBR Maymun’da yayınlanmış çizimlerinin toplandığı Melankomik adlı bir kitabı olduğunu öğrendim. Nette arandım tarandım ancak bir türlü bulamadım kitabı. Tükenmiş bir daha da basılmamış. Durum böyle olunca da imdada ya eski kitapçı yetişir ya da Gittigidiyor. Aldım üçüne beşine bakmadan bu kitabı ve bir solukta bitirim okumayı.

İçinde de bu ilginç Defne hikayesi vardı. Sizinle tarayıp paylaşmak istedim, hem bu mitolojiyi öğrenmeniz, hem de Kenan Yarar’ı bilmiyorsanız öğrenesiniz diye…

Ey Defne, sen kaç Apollon gibi güneşin oğlu, filinta gibi adamdan. Kuru bir ağaç ol. Git şu Allah’ın tipsizine, siki çıplak abazasına ver! Kadın milleti işte 🙂

Karikatür de burada!

Geleceğin Besin Zinciri

Geçenlerde Ölülerin Hiyerarşisini yayınlamıştım.

Şimdi de geleceğin besin zincirini yayınlıyorum. İnsanoğlunun doğada avcısı kalmamıştır. Bu yüzden de besin zincirinin tepesine çökmüş durumdadır. Ancak gelişen bilim ile birlikte ölüleri dünyaya getirebileceğiz. Sevdiklerimizi yanımızda isteyeceğimiz için ölü diriltici bilim adamlarına bol bol para verip sevdiklerimizi dirilteceğiz. Ancak bilimadamlarının es geçtiği metafizik ve ruh bilimi devreye girecek. Can emanet, ruh misafirdir. Ruh ölünce çeker gider, diriltilen ise emanet candır. Ruhsuz can bir hiçtir. Ve zombiler türeyecek dünyada, öldürülmesi zor. Bunlar açlıklarını insan yiyerek giderecekler. İşler tam zıvanadan çıktığında ise bir anda dünyaya ufolara gelecekler. Önce sevineceğiz uzaylılar geldi diye. Merhaba uzaylı biz dostuz bizi kurtar zombilerden diyeceğiz. Ama o kadar habersiziz ki, bu uzaylılar kendi gezegenlerinde besin kaynakları azaldığı için yeni besin arayışındadırlar. Dünya bir cennetir, bol bol bitki, hayvan, insan ve zombi vardır. Çökecekler dünyamıza bizi kıtır kıtır yiyecekler!

Evet istediğim zaman çok güzel fantazi yapıp, çılgın bilim kurgu yazabilirim 🙂