Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Dikkat Scorpions Dedeleri!

2010 senesinde 46 yıllık müzik hayatlarını sonlandırıp, dağılma kararı alıp veda turnesine çıkan Scorpions grubu, fanlarından gelen yoğun istek üzerine ‘Farewell’ dünya turnesini 3 yıldır sürdüyor. 2010 yılında İstanbul’da son konserlerini veren grup, turneyi uzatınca İstanbul’u yeniden turneye eklediler ve yanında İzmir’i de eklediler.

Ee durum böyle olunca bu konser tabiiki kaçmazdı. Rock’ın dedeleri İzmir’e kadar geliyor, ziyaretlerine gitmek her müslùmanın görevi. Rock müzik dinlemeyi seven ve ilgi duyan her insan Scorpions’ı duymuştur ve de bir kaç şarkısını bilmiştir. Ben büyük bir Scorpions fanı olmamama rağmen 8-9 şarkısını biliyordum. E konser gerçekleşmeden önce internetten setlistlerini edinip dersimi çalışmayı ihmal etmedim. Setlist dışına da çıkmadılar zaten.

Konser İzmir için bir sınavdı. İzmir’de bir potansiyel olup olmadığını belli edip, organizatörler için referans olacak bir etkinlik idi. Netekim İzmir sınavı geçti. Gazetelerin bildirdiğine göre 15bin kişi konseri izlemiş. Doğru bir rakam ise ciddi bir kitle. Arka kategori hınca hınç doluyken, Titanik’in üst kamarası gibi sahne önü daha ferah ve elit bir tabakaydı. Yengeniz sağolsun konsere beş kuruş para vermeden davetiyle ile sahne önü keyfi yaşadık.

Bazı cahil gazeteler Scorpions’ın İzmir’e ilk gelişi olduğunu iddia etse de, vokalist Klaus Meine’in de dediği gibi bu 2. ziyaretleriydi. Grup 1993 yılında da Alsancak Stadyumunda bir konser vermiş. O zamanlar ne kadar ilgi görmüştür bilemeyeceğim tabii ki, 8 yaşında velet idim.

19 sene sonra İzmir’de unutulmaz bir gece yaşattı Scorpions. İzleyici olarak evli-barklı çoluk çocuk sahibi olmuş fanlarının yanı sıra yeni nesil genç fanları da çoğunluktaydı. Yaşları 64 ile 50 arasında değişen grup elemanları gençlere taş çıkartacak bir performans sergiledi. Adamlar kurdukları ‘T’ sahne üzerinde koşturup durdular. Şarkıları seyirciyle birlikte coşkuyla sahneleyip, yer yer gönüllerimizi fethedecek Türkçe konuşmalarda bulundular.

Konserin zirvelerinden birisi de sahnenin seyircinin ortasına kadar gelip ‘Send me an angel’ ve ‘Holiday’i akustik olarak seyirciyle birlikte söylemeleri oldu. Grubun çılgın davulcusu Amerikalı James Kottak’in solo şovu Kottak Attack de izlemeye değerdi. Şovu için çılgın bir video hazırlayan Kottak, tüm konseri yükselmiş platform üzerinde tamamladığı gibi, tüm sırtını kaplayan ‘Rock & Roll Forever’ dövmesi ile hayranlık uyandırdı.

Konser ‘Still Loving You’, ‘Wind of Change’ ve ‘Rock You Like a Hurricane’ üçlemesinden oluşan bir bis ile insanları coşturup, deşarj etti ve sonlandı. Konseri izleyen kimse bu adamları 60lı yaşlarında ve Alman olduğunu söyleyemez. İsteseler daha müziğe devam edebilecek güçteler ancak emekli olmak istiyorlar artık. Ne de olsa Almanya’daki emeklilik yaşına ulaştılar. Tahminimce James Kottak daha devam eder henüz 50 yaşında olduğu için.

Dünya gözüyle bir Scorpions gördük. Oradaydım!

Gerçekleştirilemeyen Projeler Kenti İzmir

Bir zamanlar İstanbul ile yarışan bir şehir idi İzmir. Ankara başkent olduğu için 2.büyük ilimiz olmasaydı, İstanbul’dan sonra gelen 2.devdi. Ancak bu şehrin üzerine bir rehavet, bir muhalefet, bir gericilik çökmüş durumda. Yıllardır ülkenin muhalif tarafı olmasının getirdiği bir yatırım ve ilgili alaka eksikliği de cabası.

Ben kendimi bildim bileli İzmir’in en yüksek binası Hilton’dur, Alsancak Limanı yetmiyor diye Çandarlı’ya taşınacaktır, Metro inşaatı her senenin 29 Ekim’i ya da 9 Eylül’ü ne yetiştirilmeye çalışıp, bitirilememektedir. Sahilyoluna tramvay yapılacaktır. Her 4 sene de bir, delinin biri ortaya çıkar ve Üçkuyular’dan Bostanlı’ya köprü yapacağım der. İnciraltı İzmir’in son akciğeridir, arazi sahipleri imar ister oraya, İZTO Expo2010 olmadı Expo2015 o da olmadı Expo2020’yi İnciraltı’nda yaptırmak ister her 5 senede bir (ki ne altyapı vardır, ne toplu ulaşım imkanı o araziye tamamen amaç rant).

Havalimanında dış hatlar terminali yıllar sonra yapılmıştır. Sanki İzmir yurtdışı uçuşların merkeziymiş gibi devasa bir yeni dış hatlar terminali yapılmış, eski dış hatlar terminali de yeni iç hatlar terminali olmuştur. Günde 5-10 uçuşu geçmeyen dış hatlar uçuşu olurken, her 15-20 dakikada bir uçuş olan iç hatlar terminali yine yetersiz kalmıştır, o ayrı bir fiyasko.

Son 10 yıl içinde Türkiye’nin Osmanlı’dan kalma ilk fabrikalarından olan Türk Henkel Turyağ fabrikası Ankara’ya, Türkiye’nin ilk makarna fabrikası olan Piyale fabrikası Sakarya’ya, Tariş’in Pamuk Yağı Kombinası Aydın’a taşındı. 3 büyük devini kaybetti bu kent.

Bu saçma projelerin yanı sıra, kentin sorunlarına çözüm getirecek, gerek istihdam ve iş artırıcı, gerekse trafik ve yaşam sorununu çözecek projeler de tasarlanmadı değil İzmir’de. Ancak bunların önünde hep bir muhalefet, hep rant kavgası bir engel teşkil etti.

İzmir’de son günlerdeki en büyük söylenti AKP’den 4.dönem milletvekili adayı olamayacak olan İzmir milletvekili Binali Yıldırım’ın yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olacağı. 12 Haziran seçimlerinde başbakan Erdoğan’ın “İzmir’i istiyorum” atağının bir parçası olarak Ertuğrul Günay ile birlikte aday olup seçilen Binali Yıldırım seçim kampanyasında İzmir’e yapabilecekleri projeleri tanıtmıştı.

35 İzmir’e 35 proje” başlıklı projelerden birisi de “Konak Tünelleri” adı verdikleri ve şehir merkezinden havalimanı ve Aydın otoyoluna uzanan Yeşildere çevre yoluna  gitmesini sağlayacak fantastik bir tünel idi. Geçtiğimiz ay Binali Yıldırım bizzat gelerek inşası 3 yıl sürecek olan tünelin temelini attı. Ben bu kanalın şehir içinde trafiği rahatlatacağına inananlardanım.

Ancak gene olan oldu ve birileri bu projeye de engel olmak için mahkemeye başvurdu. Bunu yapan Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği bir de rapor hazırlamış. (http://www.emo.org.tr/ekler/aa76dfd20c3ef16_ek.pdf) Yok efendim bu şehrin kalkınmasına uygun değilmiş, gereksizmiş onun yerine tramvay yapılmalıyımış, yok efendim şehir planında yokmuş da, kazılacak olan alan 3.derecede sit alanıymış da mışmış…

Bu tip yararlı olacak projelerin başına ilk kez gelmiyor bunlar.13 proje hayata geçemeden kağıt üstünde kalmış güzel İzmir’de;

  1. Yeni Kent Merkezi adı verilen ve Turan ve Bayraklı bölgesinde boşaltılan fabrika arazilerine gökdelenler ve eğlence merkezi yapılmasına ilişkin projeye Şehir Plancıları Odası tarafından zemin etüdü ve getirilen yoğunluktan ötürü dava açıldı. Planda bölge için açılan yarışma projesi esaslarına uyulması istenmiş. Dava devam ediyor.
  2. Kansere dönen İnciraltı İmar Planı, İnciraltında kalmış olan Bahçelerarasındaki arazilere imar izni verilmesini öngörüyordu. Yine Şehir Plancıları Odası dava açıp imar planını iptal ettirmiş. Kültür ve Turizm Bakalığı bunun üzerine yeni bir plan yapıyor.
  3. Dikili-Bergama Turizm Merkezi Projeleri yine Şehir Plancıları Odası tarafından açılan bir dava sonucunda durduruldu. Birbirine komşu iki ilçenin birlikte hareket ederek turizm cazibe merkezi haline gelmesi için düşünülen proje için mahkeme 3.kez yürütmeyi durdurma kararı verdi.
  4. Çeşme Bölgesi Turizm Merkezi kararları bilimsel verilere uygun olmayan bir şekilde planlama yapıldığı iddiasıyla dava açılıp iptal ettirildi. Bakanlı yeni plan yapmak durumunda bırakıldı. Bu iptal edilen plan yüzünden Çeşme’ye yapılması planlanan 5-6 tane 5 yıldızlı otel yapılamadı.
  5. Alsancak limanının çevresinde bulunan ve yıllardır boş duran tütün depolarının müze, sergi salonları, konser ve kongre salonları, restoran ve kafeler ile sanat eğitimi atölyelerine dönüştürülmesini öngeren Reji Projesi Şehir Plancıları Odası tarafından açılan dava sonucunda iptal ettirildi.
  6. Kordon Çevreyolu projesi Mimarlar Odası tarafından iptal ettirildi. Büyükşehir’in değişiklikleri içeren 1/5000’lik planının iptali için açılan davanın kazanılması sonucu plan yürürlükten kalktı.
  7. Konak Galeria Projesi Konak Meydanın’da zamanında bir alışveriş merkezi yapılmasını öngörüyordu. Mimarlar Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası dava açtı ve proje iptal edildi.
  8. Basmane Meydanında dev bir krater olarak duran arazi, aslında Dünya Ticaret Merkezi olarak başlatılan bir projeydi. İzmir Barosu, Eczacılar Odası ve İzmir Tabib Odası kamu yararının gözetilmediği gerekçesiyle dava açıp planı iptal ettirdi.
  9. Narlıdere Kentsel Dönüşüm Planı adı altında yeni yapılanmalara izin veren proje Şehir Plancıları Odası tarafından açılan davanın sonuçlanması sonucu durduruldu.
  10. İzmir Alsancak Limanı‘nın deniz dolgusu ile genişletilmesi Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası, Elektrik Mühendisleri Odası tarafından orci yapılarak davaya konu edildi. Danıştay davayı reddeti ancak projenin gerçekleştirilmesi gecikti.
  11. Alsancak Limanı özelleştirilmesi için 3 Mayıs 2007 tarihinde ihaleye açıldı. İhaleden sonra Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Vakfı Merkezi ve Liman İş Sendikası iptal davası açtı. Şimdi ise limanın iyileştirilmesi için belediye ve bakanlıktan yeni proje hazırlanması bekleniyor.
  12. İstanbul-İzmir otoyolu projesi kapsamında Sabuncubeli Rampasına tünel yapımına başlandı. İzmir Barosu dava açtı. İkinci bir dava ise yol üzerinde bulunacak olan taş ocakları nedeniyle açıldı.
  13. Ve son olarak da bahsettiğim Konak Tüneli ile ilgili iptal davası açılıyor.
Burası bir hukuk devleti. Herkes dava açabilir, fikrini sunabilir, yanlıştan dönülmesine yardımcı olabilir. Ama arkadaşım biraz rahat bırakın da biraz ilerleyelim!

İstanbul Üzerine Bir Bakış Açısı

İstanbul benden büyük ve onu anlayamıyorum. Öyle küçük kasabadan çıkma, dünyası o kadarcık olan bir insan da değilim halbuki. Zamanında küçük İstanbul olarak nitelendirilen ve yaşam tarzı olarak benzer bir hayata sahip olan İzmir çocuğuyum. Ama ne zaman İstanbul’a gitsem o kalabalık, durmak bilmeyen hayat, gürültü-patırtı, ticaret ve iş hayatı, çok kültürlülük, Osmanlı havası, doğu-batı çatışması, gece hayatı ve eğlenceler benim başımı döndürür. Kafam basmaz bu nasıl bir şehir diye anlayamam.

Frank Sinatra 2011’in İstanbul’unu görseydi New York yerine İstanbul için sarfederdi “I want to wake up, in a city that never sleeps” sözlerini. Doğrudur İstanbul’da gecenin 4’ünde 5’inde trafiğe yakalanabilirsiniz, şehir uyumuyor!

Bu şehir bir markadır. Türkiye denince bütün yabancıların aklına gelen ilk şehir İstanbul’dur. Hem tarihi dokusu, hem de büyüklüğü ile büyük bir ilgi odağıdır. Türkiye’den bir mal, bir iş alacak olan kişinin uçağı direkt olarak İstanbul’a iner. İstanbul’a gelmişken kalacağı binlerce seçenek vardır otel olarak. Yüzlerce firma bulabilir burada işi ile ilgili olarak. Başka şehirlere gitme derdine düşmez, gider Osmanbey’e, Laleli’ye, Sultanhamam’a, Eminönü’ne, Merter’e, Kapalıçarşı’ya geze geze, sora sora bulur almak istediği, yaptırtmak istediği ürünleri. Hem gezer, hem iş  görür. Elbette halleder.

Türkiye’nin neredeyse 4’te biri İstanbul’da yaşamaktadır. Kalabalık olması, kimi merkezi yerlerde omuz omuza çarpa çarpa yürünmesi doğaldır. Kalabalığın, insanın olduğu yerde en hareketli sektör gıda sektörüdür. İstanbul’a gelip de aç kalmak imkansızdır. Her köşebaşında ister kebapçı, ister sandviççi, ister dönerci, ister İtalyan, ister uzakdoğu, ister burger hatta Kore, Moğol, Hindu, Etiyopya ve benzeri her türlü garip mutfaktan yemek bulabilirsiniz. 24 saat açık restoranlar bulursunuz. Uyumaz bu şehir.

İstanbul’u canlı kılan en önemli iki etken çoğunluğu öğrenciden oluşan genç nüfus ve de turistlerdir. Turistler için Osmanlı tarihi ile büyük bir ilgi odağı olmaya yeterken, Beyoğlu , Boğaz, Kumkapı gibi eğlence merkezleri ile de büyük bir çekim alanı. Mastercard’ın 2011 yılı için yaptığı araştırmalara göre İstanbul’a bu sene gelmesi beklenen yabancı turist sayısı 9,4 milyon kişi! Bir şehir dolusu insan!  Basit bakkal hesabı ile her turist geldiğinde sadece 1gün kalsa, günde İstanbul nüfusunun 26bin kişisi turistten oluşuyor. Ee bu gelen kişilerin ortalama 4 gün kaldığını hesaplarsak İstanbul’da hergün kafadan 100bin turist var, bunlar geziyor, tozuyor, alışveriş yapıyor, para harcıyor, yiyor ve eğleniyor. (Kaynak)

Gelelim genç nüfusa. İstanbul her yıl üniversitede okumak için ya da üniversiteden sonra çalışmak için binlerce gence kucağını açıyor, hala göç alıyor. İstanbul’daki toplam üniversite sayısı bu sene açılanlarla birlikte 40! Bu üniversitelerde 2008 verilerine göre 310bin’i aşkın öğrenci okumakta. En kötü ihtimallede İstanbul’da okuyup da kalan bir o kadar da 30 yaş altı genç İstanbul sokaklarında haftanın en az 1 günü eğlenmekte.(Kaynak)

Bu benim tahminimle 600bin’i bulan İstanbul dışından, ailesinden koparak genç nüfus eğlenmeyi seven bir nüfus. İzmir ve Ankara gibi metropol kentlerin dışında Anadolu’nun daha ufak kentlerinden, aile baskısından kurtulup, yurt ya da kendi evine çıkarak İstanbul’un göbeğin düşen gençler aileye hesap vermeden haftanın her gecesi, cicili bicili giyinip kendini İstanbul gecelerine atıp, İstanbul’u haftanın hiçbir gecesi uyumayan bir kent haline getiriyorlar.

Mesela İzmir’de haftaiçi gece 10:00’dan sonra hayat olmaz. Mekanlar iş olmadığı için kapanır. Çünkü buranın öğrenci nüfusu az, genellikle çekirdek aile olarak yaşayan bir şehir olduğu için insanlar kendilerini hergün gece geç saatlerde sokağa vurmaz, vuramaz. Ege Üniversitesi kampüs yaşamı ve dışarıdan gelen öğrencilerin çokluğu sebebi ile Bornova biraz bu konuda kendisini kırmıştır, orası daha cıvıl cıvıl ve hareketlidir İzmir’in diğer semtlerine göre.

Ancak İstanbul’da haftaiçi bile olsa her mekan kalabalıktır, rezervarsyon yaptırmanız gerekir. Genç nüfus pazartesi, perşembe dinlemeden kafasına göre programı varsa çıkar gezer ve mekanları doldurur. Yine aynı şekilde İstanbul’a gelmiş olan yerli turist ya da çalışanlarda İstanbul’un bu gün bilmez hareketliliğine adapte olup atar kendini adapte edip, çıkar İstanbul sokaklarına.

O kadar çok eş dost kaybettim ki İstanbul’a artık biri “Yaa İstanbul’a yerleşeceğim ben de” dediği anda “Bok mu var İstanbul’da” diye parlıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla yaptığımız sohbette yaşıtlarımızın İstanbul Sendromundan bahsettik.

Nedir bu İstanbul Sendromu?

İstanbul Sendromu insanın hayatında 2 kere başına gelebilir. Birincisi liseyi bitirdiğinde, büyük bir heves ile ÖSYM kitapçığı ele alınır ve tercihlere İstanbul’daki üniversiteler boy boy döşenilir. Maksat İstanbul’a kapak atıp, bağımsız bir hayat kurup, İstanbul’lu olmaktır. Bir diğer evre ise üniversiteden sonra başa gelendir. İstanbul dışında bir şehirde üniversite okunduysa, bu insanın içinde bir “acaba” bırakmıştır. İş İstanbul’da aranır, İstanbul’a kapak atılır. Böylece insanın içinde “acabalar” kalmaz. Taze tüy dikilmiş bok var gibi gidilir.

Bence İstanbul çok güzel şehir. Ama yaşamak için değil! İstanbul’u cazip kılan hep turistik olarak eğlencesine gidilip de yaşanılan güzel anılardır. Ancak trafiği ile, hayat pahalılığı ile, kalabalığı, binbir türlü hoşgörüsü kalmamış asabi insanları ile, zengini ve fakiri ile insanı yoran bir kenttir. İstanbul’da yaşamak denildiğinde benim üzerime binlerce insan geliyormuş gibi geliyor. Ben hayatını, geçimini, aile işiyle İzmir’de kurmuş, oturtmuş biri olarak hiç İstanbul’da yaşamaya özenemedim. İstemedim. Bunu dileyenlere de saygım sonsuzdur ama gözlemlediğim kadarıyla İstanbul sevdası ile yananların çoğu 10 sene içinde memleketine bir dönüş yapıyor. Buna da kürkçü dükkanı sendromu diyorum, ancak o başka bir yazının konusu =)

Yalın’ın da dediği gibi. İstanbul benden büyük, onla başa çıkamam =)

 

 

Alsancaklı Olmak

Alsancak Wikipedi’nin zayıf, yetersiz tanımı ile; İzmir’in en popüler semti olmakla beraber üniversite öğrencilerinin yoğun ilgisiyle gece gündüz farketmeksizin her daim cıvıl cıvıl semtidir. Alışveriş bakımından en gözde markaların bulunduğu Alsancak, aynı zamanda restoran, cafe, bar ve eğlencenin merkezidir. Gül sokak, Kordon, Plevne bulvarı en yoğun ilgi alan yerleridir.

İzmir’in en zengin mahallesidir ve İzmir’in en eski aileleri bu semtte yaşar ya da yaşamıştır. Zamanında Musevi ve Levanten ailelerinin yoğunlukla yaşadığı bu semt, sınıf atlayıp, parayı bulanların kendine mülk edinip yerleşerek yaşam tarzını benimsemek istediği bir semttir. İzmir’in Nişantaşı’sı da diyen İstanbullular vardır.

Ancak Alsancaklı olmak, buradan bir mülk edinip ikamet etmek değildir. Parayı bulup yerleşen bir insanda bu yaşam tarzı eğreti, zorlama durur. Onun ancak oğlu ya da torunu bu kültür ile yetişirse gerçek bir Alsancak’lı olabilir. Anlatmak istediğim zor bir kavram ama ben yine de deneyeceğim.

Alsancaklı bir bebek büyük ihtimalle Sağlık Sitesindeki bir hastanede doğar, bu bizim neslimizde Sağlık Hastanesiydi. Alternatif olarak en yakın Konak Doğumevi ya da Karataş da olabilir. Bütün doktorları Alsancak’ın arka bölgesindeki Sağlık Sitesindedir.

İlkokulu eğer 5 yıllık okuduysa ailesinin tercihi ile devlette okuyup daha sonra ise özel okul ya da başarılı bir anadolu lisesinde devam etmiştir. Okuyabileceği okullar bellidir. İlkokul olarak Gazi, Salih İşgören ya da Melih Özakat’tır. Devamında ise Tevfik Fikret, Saint Joseph, İTK, BAL ve Amerikan gelir. Şimdi şimdi yeni türeyen TAKEV, Avni Akyol ya da Deniz Koleji de bunlara ilave edilebilir bunlara. Bu okullarda okuduğu için çevresi hep sabit ama geniştir.

Kültürpark onun için oyun alanıdır. Çocukken parkında koşturur, oyuncaklarda oynar, hayvanat bahçesine gider, lunaparkta eğlenirdi. Büyüyünce koşu parkuru ile spor ya da bisiklet binme yeridir. Hamburgeri As Burger‘den tatmıştır ilk. Doğumgünü pastaları Reyhan’dan, bayram çikolataları Lozan’dandır. Arkadaşları ile ya Garanti’nin önünde ya da Sevinç’in önünde buluşmuştur.

Alsancaklı bir insan için dışarı çıkmak deyimi geçerlidir. Diğerleri Alsancak’a inerler ya da giderler. Ayrıca diğerlerinin Alsancak kavramı Kordon ya da Kıbrıs Şehitleri iken, Alsancak’a çıkan bir yerli, Gül Sokak, Mustafa Bey ya da Plevne Bulvarına gitmekten bahseder. Bir çok insan bu sokakların adını bile bilmez, o bilir! Alsancak’ı dükkan, restoran ya da cafe isimleri ile değil sokak isimleri, apartman isimleri ile bilir, tarif eder.

Onun için canı sıkıldı üstüne bir mont bir eşofman çekip Alsancak sokaklarında dolanmak, bir kahve içmek doğal bir davranıştır. Diğerleri Alsancak’a inmek için süslenir, püslenir, kasılır ve gelir. Hatta canı evinden çıkmak istemiyorsa bütün cafe ve restoranlardan evine servis getirtebilir =)

Barlar yine Alsancak’ın 4 köşesine yayılmıştır. Yürüme mesafesinde ya da kısa taksi tarifesinde gece kafasını çeker, araba kullanmadan evine döner. Gece gelen bir telefon ile atlayıp hemen eğlencenin göbeğine damlayabilir.

Cumartesi günü bir mekanda otururken muhtemelen bir arkadaşını, bir komşusunu, annesini, babasını ya da akrabasını görür ve karşılaşır. Pazar günü gelip çattı mı ise Alsancak (Kordon değil) boşalır, sadece mahallelilere kalır. Sakin, sessiz ve huzur dolu olur pazar günleri. Cumartesinin gürültüsünden eser kalmaz.

İş hayatına girdiğinde eğer yakın bir bölgede çalışıyor ise “happy hour“unu akşam yemeğinden önce sokaklarda geçirir. Saat 5 ile 7 arası işten çıkmış Alsancaklılarla doludur sokaklar. Kimisi şarküteri alışverişini yapar, kimisi giyim-kuşam, kimileri ise günün yorgunluğunu bir kahve ya da bir bira ile atmaya çalışır.

Yaz ayları geldi mi göçeder Alsancak’tan Alsancaklı. Aynı çevre, aynı kültür Çeşme’de devam eder. Bu en büyük lüksüdür. Diğer şehirler çok daha büyük, çok daha eğlenceli, çok daha avantajlı olabilir ama yaz geldi mi İzmirli’nin en büyük avantajı yazlığı, Çeşme’si olmasıdır.

Hayatı bu kısıtlı ama güzel alanda geçer gider Alsancaklı İzmirlinin. Zamanı doldu mu da  okunur selası Hocazade Camisinden, yatar musalla taşına, uğurlanır mahallesinden uzaklardaki bir mezarlığa doğru…

İzmir Amerikan Koleji

Mezun olduğum lise olan İzmir Amerikan Koleji’nin geleneksel olarak her sene sonunda mezunlarını bir araya toplamak için gerçekleştirdiği “Homecoming” etkinliğine katıldım geçen çarşamba akşamı. İçine girdiğim ve beni bunaltan iş hayatından bir anlık olsa da kaçıştı benim için. Hani herkesin kendini mutsuz ve umutsuz hissettiği anda kenara çekilip hayalinde gittiği bir “Mutlu Yer” vardır ya. Onu yakaladım ben “Alma Mater”ımda.

Artık okulumun adı yeniden İzmir Amerikan Koleji olmuş. Benim okuduğum dönemde Özel İzmir Amerikan Lisesi idi. Milli Eğitim’den gelen emirle Kolej kavramı kaldırılmıştı ünvanından. Yeniden serbest bırakılmış şimdi bu ünvan. Kolejliyiz biz, insanlar arasında da bilinir Amerikan Koleji diye.

Hiçbirşeyin aynı kalmadığı gibi okulumda aynı kalmamış. Biz mezun olurken derme çatma ve ufacık bir yer olan Co-Op denilen kantin yıkılıp yeniden yapılarak devasa bir kafe olmuş. Yüksek tavanlı, bir çok rahat geniş koltuğu olan, ortalara bistrolar serpiştirilmiş kantin.

Sınıflarda gelişen teknoloji ile yenilenmiş. Sıralar bizim dönemimizdeki klasik, kırılan L sıralardan değil, sehpa ve sandalyesi ayrı ergonomik sıralardan olmuş. Bütün sınıflara projektör konmuş. (Biz İlkin Bey’in tepegözleri ile büyümüştük) Tahtalar olmuş Akıllı Tahta. Her öğretmen derse laptopu ile girer olmuş. Tahtaya yazılan herşey bilgisayara kaydoluyormuş ve geri dönmek istediğinde tek bir tuşla bir önceki yazdığı notlar tahtada beliriyormuş. Hatta gerekirse tahtaya yazılan ders anlatımları öğretmenlere eposta ile gönderiliyormuş. Biz iyi not tutan kızlara çirkin bile olsa yalakalanırdık notlarından fotokopi çektirmek için. Şimdi bir tuşla epostada dersler =)

Okuluma olan aşkım iyice bir kabardı bu ziyaretten sonra. Çocuğum olur da imkanım olursa yine bu okulda okuyup, kültürlü, bilinçli, demokrasiye inanan, düşünmesini ve yargılamasını bilen, ezberci değil anlayarak öğrenen bir kafa yapısına sahip olması için elimden geleni yaparım. Keşke Türk eğitim sisteminde birçok okul Amerikan Koleji gibi bir eğitim sistemine sahip olup, Türkiye’ye daha çok aydın yetiştirse.

Amerikan bu kadar başarılı ve vizyonu açık, ülkesini seven ve sonuna kadar bağlı olan bir ülke olmasına rağmen bazı kendini gazeteci sanan insanlar tarafından bağlı olduğu Sağlık Eğitim Vakfı dolayısı ile son günlerde bir “Misyoner okul” ilan edildi. Bu misyonerlik iddiası Habervaktim.com’un editörü Fatih Akkaya tarafından atıldı. (Bkz.Truva’nın at başına dokunulmadı)

Hayatında hiçbir Amerikan Koleji mezunu ile tanıştığını sanmadığım, hiçbir okulun kapısının önünden bile geçmediğine inandığım bu adam Amerikan Kolejlerinin bağlı olduğu SEV’in misyonerlik yaptığını iddia ediyor. Hatta haddini aşıp “Bu okullarda ne öğretiliyor, neler yapılıyor Milli Eğitim’in haberi var mı? Atatürk bazı okulları kapattırmıştı” diye gaz da veriyor.

Komik ve cahil bir “çamur atma“. Bu araştırmayan “editör” bilmiyor mu bu ülkede Tevhid-i Tedrisat Kanununun var olduğunu? Bu kanundan beri bütün müfredatın Milli Eğitim tarafından belirlendiğini? Bizim okulumuza her sene Milli Eğitim müfettişleri gelir teftişlerde bulunurdu. Buldukları hatalar ufak tefek olurdu. Atatürk resminin yanlış yerde olduğu, öğrenci kıyafetlerinin çok serbest olduğu, duvarlarda asılı olması gereken bazı posterlerin olmadığı yönünde tamamen şekilci eksikler olurdu.

Gönül isterdi bunları Fatih Akkaya’nın aklına sokmayı. Ama amacı ve rengi belli olan adama boşa emek olur. Onun niyeti, kendi mentalitesine tehlike olarak gördüğü aydın insanların yetiştiği bu kurumlara karşı halkın bilinçsiz çoğunluğunu kışkırtıp, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaktan başka birşey değil.

Fatih Akkaya’nın bilmediği birşey var ki o da mezunlarının okuluna ne kadar bağımlı olduğudur. İyi ki Kolejliyiz Biz!