|
|
3 Temmuz 2010 | Kategori: Kişiler |

Bugün Kemal Sunal’ın 10. ölüm yıl dönümü. Kemal Sunal öldüğünde gözlerimin dolduğu, boğazımın düğümlendiği nadir ünlülerdendir. Benim neslimin çocukluğu, özellikle özel televizyonların yayına başlaması ile başlayan Kemal Sunal filmleri çılgınlığı ile geçti. İlkokul yıllarıma her akşam Show TV, Star 1, ya da ATV’de bir Kemal Sunal filmi oynardı. Repliklerinden mimiklerine kadar Şaban’ın bütün herşeyi ezberimizdeydi.
Kimse onun kadar güldüremedi bu Türk halkını. Filmlerindeki o masum küfürlere sansür getirdiler, susturdular, yine de insanları kahkahaya boğdu. Kemal Sunal’ın canlandırdığı, yaşattığı Şaban ve benzeri karakterler Türk halkının içindeki saf, gururlu ama bahtsız insanı yaşatıyordu. Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda hiç düşünmeden koşan, elinde avcunda birşey olmamasına rağmen mutlu yaşamaya çalışan, tokatçılar, dolandırıcılar tarafından hep alt edilmeye çalışılan Türk insanının kendisiydi…
Erken kaybettik Kemal Sunal’ı, daha bizi çok güldürecek, daha bize bizi çok anlatacaktı, ders verecekti. Bugün bilgisayarımın arkaplanını Kemal Sunal’a ayırdım, sizde ayırın…
Kemal Sunal Arkaplan Resimleri;
Kemal Sunal Anısına
Popularity: 2% Tweetle
27 Mayıs 2010 | Kategori: Kişiler, Politik, Tarih, Türkiyem |

Bugün 27 Mayıs. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 12 Eylül’den de daha utanç verici tarihi günlerinden biri bugün. Bundan tam 50 sene önce, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk ordusu ilk kez demokratik Türkiye Cumhuriyetinin yönetimine müdahele ederek yönetimi ele geçirdi.
İktidarda olan Demokrat Parti yöneticileri tutukladı ve kendine uygun yeni bir düzen kurmaya başladı. Halkın çoğunluğuyla seçilen milletvekilleri ve yöneticiler yargılandılar. Sonucunda da bu ülke 1′i başbakan, ikisi bakan olmak üzere 3 kişi idam edildi… Bunlar başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu veMaliye Bakanı Hasan Polatkan idi.
Demokrat Parti tek partili dönemden çok partili döneme geçişte İsmet İnönü kontrolündeki CHP’ye karşı çıkan ilk parti olarak 3 seçim üstüste halktan %50′ye yakın oy almayı başararak tek başına iktidar olmuş bir partiydi. İlk başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı olduktan sonra ikinci başkanı Adnan Menderes de 10 yıllık tek partili iktidarı boyunca başbakanlık görevini üstlenmiştir.
Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile ülkede Atatürk dönemindeki gibi bir kalkınma ve yatırım hareketi boy göstermiştir. Liberalizm ve Demokrasi sloganı ile yola koyulan Demokrat Parti döneminde kimisi başarılı, kimileri ise başarısız olarak çeşitli otoritelerce farklı farklı değerlendirilebilecek bir çok hareket ve yenilik gerçekleştirilmiştir. Başlıca icraatlar arasında ezanın orjinal okunması, Kore’ye asker gönderilmesi, Türkiye’nin Nato kurucu üyeliği, Türk ordusunun modernizasyonu, halkevleri ve köy enstitülerinin kapatılıp öğretmen okullarına dönüştürülmesi, tarımda makineleşme atağı, Erdemir-Çelik işletmesinin kuruluşu, Türkiye Vakıflar Bankasını kuruluşu, Kıbrıs Türklerine el altından örgütlenme desteği, İstanbul’un ilk büyük bulvarlarının (Millet Caddesi, Vatan Caddesi, Barbaros Bulvarı, Büyükdere Caddesi ve şimdi yerinde E5 olan Edirne Asfaltı) planı ve inşaatı, ODTÜ ve KTÜ’nün kuruluşu, vatanın birçok yerine asfalt yol planlarının ve inşaatlarının gerçekleştirilmesi gibi icraatları olmuştur. Bunların içinde üzüldüğüm ve hep anlatılan Köy Enstitülerinin kapatılması olmuştur. Ancak bu hareketin o dönemin şartlarını göz önüne alarak değerlendirilmesini düşünüyorum. Belki de bu kendi siyasi gelecekleri için alınmış bir karardı.
Her sanayileşen ülke ekonomisi gibi, Türkiye ekonomisi de 3. Demokrat Parti hükümetinde sıkışmıştı. İlk IMF anlaşması da bu zaman olmuştur. Ülke CHP ve DP olarak ikiyi bölünmüş ve çeşitli öğrenci olayları ve 5-6 Eylül’de İstanbul Rumlarına karşı çıkan olaylar ile gündem iyice gerilmişti. Buna bir de İsmet İnönü’nün kin dolu ve orduyu gazlayan açıklamaları da eklenince Türk ordusu tarihinde ilk kez cumhuriyete müdahelede bulunup yönetime el koydu. Radyoda sesi duyulan kişi Albay Alparslan Türkeş idi…
DP’li bürokrat ve milletvekilleri tutuklandı, toplandı. Yargı süreci başladı ve sonucunda da, bütün dünyanın yapmayın etmeyin demesine rağmen Adnan Menderes ve iki arkadaşı büyük bir ayıp ile asıldı.
Diyorlar ki İsmet İnönü isteseydi bu idamları durdurabilirdi. Adnan Menderes ve arkadaşlarına idam edilmeden önce yargılama süresince sayısız işkencede bulunulmuş. Hatta idam kararı çıkmış olmasına rağmen aşağılarcasına Adnan Menderes’e prostat kontrolü yaptırmışlar. Bir ülkenin başbakanına kendi ülkesi bunları yapmamalıydı. Darbeci mahkemenin suçlamaları Adnan Menderes’e karşı uzun ve komik bir listeydi;
- Bebek Davası: Doktorunu, sanatçı Ayhan Aydan’dan doğan gayri meşru çocuğunu öldürmeye azmettirmekle suçlandı. Milli Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel davanın kapalı oturumda yapılmasını istemiş ancak cuntanın diğer üyelerinin karşı çıkmaları sonucunda mahkeme bu isteği reddetmiştir.
- Örtülü Ödenek Davası: Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmekten yargılandı. 13 oturum sürdü ve 2 şubat 1961 de suçlu olduğu yönünde karara varıldı. Yürürlükteki kanunda örtülü ödenekteki kaynakların Başvekil tarafından sınırsız olarak ve kayıt tutulmadan harcanabileceği açıkça belirtildiği halde, bu mahkeme 10 yıllık Örtülü Ödenek kayıtlarını istedi. Menderes, bir kısmı da Kıbrısta kurdurduğu Türk Mukavemet Teşkilatı için harcandığı sonradan ortaya çıkan bu harcamaları açıklamadığı için bu dava sonucunda 4,877,780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve paranın tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu. Örtülü ödenek davası konuşulurken savunma tarafı, Amerikan gizli servisinin Türk istihbarat servisine para vererek Menderes’in telefonlarını dinletirecek kadar teşkilata hakim olduğunu iddia etti.. Menderes ve Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur, suçlunun o dönemin MİT müsteşarı Behçet Türkmen olduğunu iddia etti.
- 6-7 Eylül Olayları: 6-7 Eylül Olayları’na önceden haberi olduğu halde olarak müdahele etmemek,
- Vatan Cephesi: Kurulan bir örgütü başka bir sınıf üzerinde baskı aracı olarak kullanmak,
- Vinileks firmasına Türkiye Vakıflar Bankasından kredi verdirmekle suçlanmıştır. Adnan Menderes tarafından kurulan bu Bankanın 27 Mayıs darbesine kadar Umum Müdürlüğü’nü yapan (1961 seçimlerinden sonra tekrar aynı Bankanın Genel Müdürlüğüne getirilen) Sabahattin Tulga yaptığı savunmada krediyi, suni deri imal ederek ithal ikamesi yapacak bu firmanın karlı olacağına inandıkları için verdiklerini; nitekim darbe sonrası işbaşına gelen yeni Banka yönetiminin de aynı firmaya ilave kredi verdiğini belirtmiştir. Buna rağmen bu mahkeme Menderes ve Hasan Polatkan’ı bu davadan da suçlu bulmuştur.
İstanbul’da Bulvar ve yol açmak için pek çok vatandaşın evini, parasını geciktirerek ya da hiç ödemeden istimlak etmek,
- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,
- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,
- Döviz Yasası’nı ihmal etmek,
- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
- Kırşehir’in haksız olarak ilçe yapılması,
- Yargı bağımsızlığının ihlali,
- 1957 seçimlerinin erkene alınarak kanuna aykırı olarak tarihinin değiştirilmesi,
- Tahkikat Komisyonu’nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatılması,
- CHP’nin mallarına “haksız” yere el konulduğu iddiaları,
- Anayasa’yı ihlal.
Menderes, 13 ayrı davadan yargılandı ve Bebek Davası dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu.
27 Mayıs ile başlayan ordunun politikaya müdahelesi günümüze kadar sürdü. Günümüzde ordunun siyasete ve demokrasiye müdahele etmemesi gerektiği ancak daha yani tartışılabiliyor ve karşı konulabiliyor. Osmanlı’dan beri süre gelen bu ordu ve siyaset geleneği umarım artık son bulur. Ordu asli görevi olan vatanı koruma işine konstantre olur. 27 Mayıs’ta ekilen tohumlar 12 Eylül’de biçildi… Her darbe ve muhtıra ülkeyi bir 10 yıl geri götürdü.

Demokrat Parti genç cumhuriyetin yükselen yıldızı idi. Demode kalmış devletçi ve halkçı, sosyalistliğe kayan bir çizgide bulunan CHP’ye karşı sağçı ve liberal bir alternatifti. DP darbe ile kapatıldı ardından Adalet Partisi geldi ve bir seçim sonrasında yine tek başına iktidar oldu. Adalet Partisi gitti Doğru Yol ve Anavatan geldi. Hepsi Demokrat Parti’nin açtığı yolda ilerlediler. Sayın Recep Bey bugünlerde diyor ya biz Demokrat Parti gibiyiz diye… Ben bu görüçe katılmıyorum, AKP içine Demokrat Parti geleneğinden gelmiş bürokatlarla aşılanmış bir Milli Selamet devamıdır…
Adnan Menderes beyfendi biriydi. Kendisine de yakınları Adnan Bey derdi. İsmet Paşa’nın askeri rütbesine karşı halktan gelme bir beyfendi karşı koydu. Yargılamalar sırasında bile halkın sevdiği ve halkın gücü arkasında olmasına rağmen nezaketini hiç bozmadı. Kendisini darağacına gönderen hakimlere bile “Sizin de değerli vaktinizi” aldık gibi bir söz etmiş. İnfazından önceki son sözü de “Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok. Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum” imiş.
Ne geçti peki bu ülkenin eline geri gitmekten başka? Hiçbirşey. Yıllar sonra idam edilenlerin itibarları geri verildi. Adları üniversitelere, caddelere, havalimalarına verilerek ülkenin kamu vicdanı rahatlatılmaya çalışıldı. Bunda da öncü Turgut Özal’dır. Sezar’ın hakkı Sezar’a demiştir.
11 Nisan 1990′da TBMM tarafından kabul edilen 3623 sayılı kanunla Adnan Menderes ve onunla birlikte idam edilen arkadaşlarının itibarları iade edildi. Meclisteki oylamada; ANAVATAN ve DYP milletvekilleri evet oyu kullanırkan, SHP’lilerin büyük çoğunluğu “çekimser” bir kısmı “ret” oyu kullandı. Aynı kanun uyarınca naaşı, 29.vefat yıldönümü olan 17 Eylül 1990 tarihinde İmralı’dan dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve yüzbinlerce vatandaşın katıldığı bir törenle İstanbul’da Vatan Caddesi’nde kendisi için yapılan anıt-kabir’e taşındı. Menderes’in 1958 yılında hizmete açtığı bu caddenin adı 1994 yılında dönemin belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teklifiyle Adnan Menderes Bulvarı olarak değiştirildi.
Menderes’in adı, İzmir’deki uluslararası havalimanına (Adnan Menderes Havalimanı), Aydın’da kurulan üniversiteye (Adnan Menderes Üniversitesi), İstanbul’daki Adnan Menderes Bulvarı dahil Türkiye’nin birçok şehrinde çeşitli caddelere verildi.
Adnan Menderes ve diğerleri bu ülkenin bir yerlere gelebilmesi için verdiği kurbanlardandı. Demokrasi şehitleriydi. Bir insan halkın seçimi ile iktidara geldiğinde ne kadar hatalı işler yaparsa yapsın, onu oradan ancak halk indirerek cezalandırabilir. İdam vatan hainlerine yaraşan aşağılayıcı birşeydir.

Toprağın bol olsun Adnan Menderes. 80 küsur yaşındaki babannemin duvarında resmin asılı dururdu, bakardım çocukken kim bu diye. Babam hayal meyal bir İzmir mitingini hatırlar ufak çocukken. Babannem Cumhuriyet Meydanına gelmiş olan Adnan Bey’i dünya gözü ile görmek için evine yakın olan meydana gitmiş babamı da kolundan tutup götürürek. Hiçbir devrim kolay olmuyor.
Popularity: 1% Tweetle
18 Mart 2010 | Kategori: Aşk Defterim, Kişiler, Yaşam |
Radikal gazetesi yazarı Kaan Sezyum’u daha önce hiç okumamıştım, twitterda da görüyordum ama takip etmiyordum. Kaan Sezyum’un eşi Nursel Hanım 3 Mart günü geçirdiği beyin kanaması sonucunda 13 Mart’ta aramızdan ayrılmış. Kaan Sezyum’un duygularını tamamen anlamak imkansız… Yazdıklarını okudum ve gözlerim doldu… Paylaşmak istedim…
Hayat ve anlamı
Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.
Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti… Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,
Bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.
Popularity: 2% Tweetle
17 Ocak 2010 | Kategori: Kişiler, Sinema |

Harrison Ford’u Star Wars ve Indiana Jones serilerini seven her sinema izleyicisi sever. Gençliğinde hem yakışıklılığı, hem de alaycı bir tarzıyla ortalığı yakan Harrison Ford, gelmiş geçmiş en çok kazanan aktörlerin başını çekmektedir. Başarılı aktör, zaman içinde bu kült serilerin dışında Blade Runner ve Fugitive gibi efsanevi filmlerde de başrol oynamıştır. Ben kendisinin ilk filmi olan ve ufak bir rol ile karşımıza çıktığı American Graffiti filminde de izlemişliğim vardır.
Sinemaseverler, Harrison Ford’un oynadığı filmlerin çoğunda yaptığı bir el hareketine dikkat çekmişler. Parmağı ile tehditkar bir şekilde karşısındakini uyaran Harrison Ford’un karakterleri onunla özlemişler adeta. Ben de resmi görünce kaşlarını çatmış bir şekilde parmak sallayan bu adamı bir çok filmde hatırladım. İlginç değil mi
Popularity: 1% Tweetle
6 Aralık 2009 | Kategori: Kişiler |

Arnold Schwarzenegger’ın ismini buraya kafadan yazmadım. Yazacak adam da hastası olacak kadar hayranıdır herhalde bu adamın. Çünkü yazması ve hatırlaması zor. Sağolsun Google’a, hemen kopyalayıp yapıştırdım. Yazının devamında da kendisinden Arnold S. olarak bahsedeceğiz.
Arnold S. uykudan gerçeğe dönüşmüş bir Amerikan rüyası kahramanıdır. 1947 tarihinda Avusturya’nın Thal kentinde dünyaya gelmiştir. 15 yaşında futbol hocasının onu jimnastik salonuna götürmesi ile vücut geliştirmeye başlamış. İlginç bir şekilde 17 yaşındayken Avusturya ordusunda zorunlu askeri görevini yerine getirirken firar etmiş ve vücut geliştirme yarışmasına katılarak gençler kategorisinde Junior Mr. Europe ödülünü kazanmış. Bu firarı için Avusturya Disko’sunda 1 hafta ceza çekmek durumunda kalmış. Yaş 22′ye gelince de Mr. Universe ödülünü 7 kere kazanmış bir vücut geliştirme sporcusu olarak kendisine bir Amerika bileti edinmiş.
21 yaşında, 1968 yılında Amerika’nın California eyaletine yerleştiğinde çok az ingilizce bilen Arnold S. aktörlüğünde bunun handikapını çok yaşamış. Hatta günümüzde hala, South Park, Family Guy vb. dizilerce aksanı ile çok dalga geçilir.
Arnold S.’in yarışmalara katıldığı dönemlerde steroid kullanımı yasak değildi. Bu yüzden, yarışmalar için bir diyet uygularken kaslarının erimemesi için o zamanlar steroid kullandığını belirten Arnold, kendisinin bu steroid kullanımı sonucunda kalp problemleri yaşayarak öleceğini yazan bir doktor ve bir gazeteye dava açıp kazanmıştır. Arnold’ın kalp problemleri, doğuştan gelen bir sorun olduğu ve gençliğinde steroid kullanmışlığı ile alakalı olmadığı ameliyatından sonra doktorları tarafından özellikle belirtilmiştir.
Arnold vücut geliştirmeden aktörlüğe geçmek istiyordu. Bu geçişi de 1970 yılında Hercules in New York adlı filmde rol almayı başarması ile gerçekleşti. Bu filmde Arnold Strong adı ile yer alan Arnold S’in yıldızı dünya çapında 1982 yılında Conan The Barbarian filmi ile parlamıştır. Bu film ile dünyaca tanınan ve aranan bir aktör olmuştur. Ancak ona herkesçe bilinen lakabını getiren film 1984 yılında James Cameron’un Terminatör filmi olmuştur. Onun adı artık Arnold S. değil Terminatördü.
Arnold S’in diğer başarılı filmleri arasında Commando, Predator gibi kült filmlerin yanı sıra, Total Recall (Gerçeğe Çağrı) gibi efsanevi bir bilim kurgu filmi ve Danny Devito ile oynadığı komedi Twins ile en son komedi filmi Last Action Hero gibi filmler bulunmaktadır. Ayrıca Batman & Robin filminde de kötü adam Mr.Freeze karakterini de canlandırmıştır.
Arnold S. Amerikan vatandaşı olduğu 1983 yılndan beri Cumhuriyetçi parti üyesiydi. 2003 yılında Jay Leno Show’da California Valiliğine aday olduğunu açıkladı ve aynı yıl seçimde kazandı. 2006 yılında yeniden valiliğe aday oldu ve Cumhuriyetçiler’in ülke çapında düşüşte olmasına rağmen %56 oy ile kazandı.
1970 yılında aktörlüğe geçtiğinde Arnold’ın buradan kazanacağı paraya ihtiyacı yoktu. Vücut geliştirmeden kazandığı parayı, çeşitli girişimlerde, yeni kurulan firmalara ortak olarak değerlendiren Arnold, 30 yaşında zaten bir dolar milyoneriydi.
İşte Amerikan rüyası da budur. Avusturya’da doğup, Avrupa’da ödüller kazanmış bir vücut geliştirici, Amerika’ya giderek, burada da sporuna devam ediyor, kazandığı parayı kapitalist Amerika’da değerlendirip milyoner oluyor, bir yandan da Hollywood’a geçip dünya çapında bir yıldız oluyor. Bütün dünyanın hayran olduğu bu insan, bununla da yetinmeyip, California valisi oluyor. Avusturya’da kalsa bu gerçekleşebilir miydi? Düşünün…
Arnold’ın gençlik yıllarından çeşitli fotolar;
Popularity: 1% Tweetle
|
|
Meşhur Yazılar