Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Ölmediğine İnanılan 10 Kişi

Tupac Shakur
1971-1996

Tupac bir silahlı tarama sonucunda öldürülen bir rap şarkıcısı. Cinayet halen çözümlenmediği için, kimin sorumlu olduğu konusunda bir çok teorinin türemesine de sebep oldu. Bir çok Tupac fanı onun hala hayatta olduğunu iddia ediyor. Bu dedikodular Tupac’ın ölümünden sonra 8 tane daha albümünün çıkması ile ateşlendi. Tesadüfen bu 8 albümden ilkinde yer alan “Blasphemy” adlı şarkıda Tupac “Kardeş vurulur ve geri dirilmiş olarak geri döner” sözünü söyler şarkısında.


Andy Kaufman
1949-1984

Taxi isimli TV dizisindeki Latka rolü ile meşhur olan komedyen Andy Kaufman 35 yaşında akciğer kanserinden vefat etti. Öldüğü güne kadar hastalığını bir sır gibi saklı tuttuğu için, ölüm haberi bir çok hayranı tarafından bir tür kötü şaka sanıldı. Komedyen ortağı Bob Zmuda, Kaufman ile öldüğünü şaka olarak yapmayı daha önce tartışttıklarını ve bu onun bu fikire aşırı derecede takıntılı olduğunu itiraf etti. Ancak 1999 yılındaki bir röportajda Zmuda “Andy Kaufman öldü. Elvis ile bir kamyon parkında değil” diye bir beyanda bulundu. Ama ne olur ne olmaz diye Kaufman’ın arkadaşları 20.ölüm yıldönümünde “Eve Hoşgeldin Andy” partisi verdiler. Ancak onur konuğu boy göstermedi.


Elvis Presley
1935-1977

Ölümünden beri binlerce kez görüldüğü iddia edildi Kral’ın. Cenazesinde Elvis’in babası Vernon, tabuttaki naaşın oğluna benzemediğini söyledi. Elvis’in “üst katta” olduğunu ve “Gelen insanlara birşeyler göstermemiz gerekliydi” diyerek kafaları karıştırdı. Presley ayrıca Hugh Schoenfield tarafından yazılan ve dönemin yankı uyandıran kitabı The Passover Plot’tan da çok etkilenmişti. Bu kitaba göre Hz. İsa’nın ölüp de dirilişi tamamen sahteydi ve onu geçici olarak ölü gösteren bir ilaç ile sağlanmıştı. İlaçlara uzak olamayan Elvis’in bu tip bir oyun çevirmiş olabileceği yaşadığı teorilerinden biriydi.


Jim Morrison
1943-1971

Mart 1971’de The Doors grubunun vokalisti şiir yazmak üzere Paris’e taşındı. 2 Temmuz Cuma günü, Morrison kız arkadaşı Pamela Courson’a sinemaya gittiğini söyleyerek dairesini terketti. Pazartesi günü Courson, Elektra Records’un temsilcisi Bill Siddons’ı arıyarak Paris’e gelmesini söyledi. Siddons vardığında Courson’ı mühürlü bir tabut ve elinde Morrison’ın kalp krizinden öldüğü yazan bir ölüm sertifikası ile buldu. O haftasonu ne olduğu tamamen bir sır olarak kaldı. Sertifikada yazan kalp krizinin aksine, dedikodularda Morrison’u aşırı doz uyuşturucu ve alkolün öldürdüğü söyleniyordu. Doğrulanamayan raporlarda geçen şarkıcını o haftasonu bir uçağa bindiği iddiası onun hala yaşadığı inancını kuvvetlendirdi. The Doors klavyesicis Ray Manzarek bile 1973 yılındaki röportajında şu beyanda bulundu: “Bugüne kadar adamın nasıl öldüğünü bilmiyorum, aslında ölüp ölmediğini bile bilmiyorum. Hiç kimse Jim Morrison’ın bedenini görmedi. Mühürlü bir tabuttu. Kim bilir? Jim’in nasıl öldüğünü kim bilir?


Adolf Hitler
1889-1945

30 Nisan 1945 günü Hitler ve bir günlük eşi Eva Braun, Reich Şansölyeliğinin altındaki sığınakta intihar etti. Ertesi gün Alman radyoları Führer’in askerlerinin başında savaşı yönetirken öldüğünü duyurdu. Sovyet haber ajansı Tass bu raporu alıp “Hitler’in ölüm haberi yayarak Alman Faşistlerin Hitler’in göz önünden çekilip yeraltına çekilmesini istediklerini” ekledi. Temmuz ayında yapılan Potsdam Konferasında Joseph Stalin Hitler’in İspanya ya da Arjantin’e kaçtığı konusunda  inat ve ısrar etti. Bu sırada Ruslar Hitler ve Braun’un bomba kraterine gömülmüş kalıntılarını ele geçirmişlerdi. 1968 yılında Sovyet otopsi raporları yayınlandığında, cesetlerin diş yapısı kayıtlarına göre Hitler ve Braun olarak tanımlandığı ispatlandı. Bu kanıta rağmen Hitler’in dünyada görüldüğü iddaları devam etti.


Düşes Anastasia
1901-1918

Rusya’nın son şarı 2. Nicholas’ın en genç kızı, komünist infazcılar tarafından ailesinin geri kalanı ile birlikte kurşuna dizilmişti. Ancak yıllar içinde bir çok kadın kendisini Anastasia olarak ilan etti. Bunlardan en meşhuru, 1920 senesinde bir Berlin kanalından kurtarıldıktan sonra Anastasia olduğunu iddia eden Anna Anderson idi. Daha sonraları Romanov ırkından olup 1984’te ölene kadar yaşadığı Virgina’dan olup Jack Manahan ile evli olduğunun ispat edildiği bir dava kaybetti. Ancak ölümünden 10 yıl sonra Anna Andeson Manahan’a yapılan DNA tesinde aslında Romanovlardan değil de Polonya’lı aile Schanzowskis’den olduğu ortaya çıkmıştır.


Jesse James
1847-1882

1948 yılında, 100 yaşındaki Oklahoma’lı J.Frank Dalton, 66 sene önce resmi kaynaklara göre Robert Ford tarafından öldürülen Jesse James olduğunu duyurdu. Dalton, James konusunda uzman iki yazar olan Robert Ruark ve Rudy Turilli’yi bile bu konuda ikna etmeyi başarmıştı. Jesse James kanunun peşini bırakması için kendi ölümünü planlamıştı. Onun yerine bir başka kaçak olan Charlie Bigelow öldürülmüştü. Ayrıca iddiaya göre Ford’un vurduğu ceset James’in annesini gösterildiğinde “Hayır beyfenediler, bu benim oğlum değil” demişti. Ancak 1995 senesinde Jesse James’in mezarında yapılan DNA testi, Ford’un öldürdüğü kişinin gerçekten Jesse James olduğunun ispatıydı.


1. Alexander
1777-1825

Saltanatının sonlarına doğru Rus çarı, ailesi ve dostlarına tahtından feragat etmek istediğini belirtmişti. 1825 kışında bir Kırım gezisi sırasında Alexander sıtma ya da veremden bir anda öldü. Yakınlardaki bir kaskete defnedildi. Bu şüpheli ölümü sonucunda Alexander’ın ölümünün kandırmaca olduğu ve kendisinin ortadan kaybolduğu iddaları gündeme geldi. Hatta 1864 senesinde Sibirya’da ölen Feodor Kuzmich adındaki gezgin din adamının, eski imparator olduğu söylentileri çıktı. Çarın ölmediği söylentileri 1925 senesinde Sovyetlerin mezarını açıp da içinde bir ceset bulmamaları ile kuvvetlendi.


Louis XVII
1785-1795

Fransa tahtının veliahtı, Fransız Devrimi sırasında zindanlarda tüberkülozdan öldü. Ölümü duyurulmadan önce bile taht sempatizanları tarafından zindanlardan kaçırılıp, yerine bir benzerinin yerleştirildiği iddiaları ortaya atılmıştı. Hapishanecinin karısı Madam Simon, Louis’in kirli çamaşır sepetlerinden birinde kaçırılıp, yerine çilli bir çocuğun konulduğunu iddia etmişti. Geçen yıllarda yüzlerce kişi kendisini 17. Louis olarak iddia etti ama o hiç ortaya çıkmadı.


Hz. İsa

1 Milyardan fazla insan, Hz. İsa’nın ölümden dirildiğine inandığı komplike bir durum bu. Ama burada önemli olan Hz. İsa’nın dirilişi değil, daha sonra olanlar. Hristiyanlığa göre Hz. İsa dirildikten sonra dünyayı terkederek cennete yerleşti. Ancak bazı insanlara göre çok uzun bir süre daha yaşamaya devam etti ve de, inanın ya da inanmayın, Amerika’ya gidip oradaki insanlara yeni bir İncil öğretti. Tabii buna inanan insanlar Mormonlar. Bir de Hz. İsa’nın Mary Magdalene ile evlenip çoluğa çocuğa karıştığına inananlar var. Müslümanlığa göre ise Hz. İsa hiç zulüm görmedi ve çarmıha gerilmeden önce Allah tarafından ona ihanet eden Yahuda ile yer değiştirildi. Allah ise onu kendi katına aldı. Kıyameti haber etmek için ise dünyaya geri dönmeyi bekliyor.

Fidel Castro Ölmeden Kübayı Görmek Lazım Geyiği

Bu geyik öldürür beni ama her geyikte olduğu kadar bu geyikte de gerçeklik payı vardır.

Küba devrimden bu yana zamanı durdurmuş bir ülke. Sanki Lost adası Küba! Castro devrimi ile birlikte Küba dünyaya ve dünyadaki gelişmelere sınırlarını kapattı. ABD’ye liberalliğe ve yeniliğe bu kadar fiziksel olarak yakın olmasına rağmen zihinsel ve ideolojik olarak uzak kalmış bir ülkedir.

Bana hiç kimse Küba devrimini savunamaz. Devrim bu mudur arkadaş, Küba halkı aç sefil, geri kalmış, hepsi 1950lerden kalma bir hayat yaşıyor. Devrim buysa sıçarım böyle devrime… Küba halkı akın akın ABD topraklarına yasa dışı yollardan ayak basmaya çalışıyor. Adamlar yüzen araba bile yaptı ABD’ye ulaşabilmek için.

Fidel Castro ölmeden Küba’yı görmek lazım geyiği bir bakıma doğru. 2010 yılında 4 bir yanımız teknoloji ve modernlik ile çevrelenmişken, Küba’ya gitmek zamanda yolculuk etmeye benziyor. Dünyanın başka hiçbir yerinde 1950’li yılları yeniden yaşama şansına erişemezsiniz =) LCD Tvler, şaşalı vitrinler, lüks arabalar, cep telefonları yok Küba’da. Küba’da hayat analog!

Castro ölür ölmez “devrim” bitecek. Castro hariç devrimi haklı bulan kimse kalmadı gibi. Kardeşi bile liberallikten yana. Ölür ölmez komünizmden çıkmış Sovyetler gibi olacak Küba. Önce Coca Cola girecek, sonra McDonalds açılacak, Amerikan firmaları bir anda piyasaya girerek Küba’yı baştan inşaa edecekler, yepyeni oteller, apartmanlar, rezidanslar yapacaklar, sahilleri dünyaya açılacak, turist akına başlıyacak. Kübalı halk iş sahibi olacak, emeklerinin hakkını alacaklar, toprak sahipleri rant sağlayacak, zengin olacak. Bu öngördüğüm hali ile de fena olmayacak gibi değil mi Küba?

Demek ki neymiş? Küba’yı hem şimdi, hem de gelecekte de görmek gerek =) Gidip bir elinde Küba Romu, bir elinde Küba purosu, kucağında Küba dilberi ile hayatı yaşamak gerek. Hayat bu, bir kere geliyorsun =)

27 Mayıs Türkiye’nin Utanç Günüdür

Bugün 27 Mayıs. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin 12 Eylül’den de daha utanç verici tarihi günlerinden biri bugün. Bundan tam 50 sene önce, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk ordusu ilk kez demokratik Türkiye Cumhuriyetinin yönetimine müdahele ederek yönetimi ele geçirdi.

İktidarda olan Demokrat Parti yöneticileri tutukladı ve kendine uygun yeni bir düzen kurmaya başladı. Halkın çoğunluğuyla seçilen milletvekilleri ve yöneticiler yargılandılar. Sonucunda da bu ülke 1’i başbakan, ikisi bakan olmak üzere 3 kişi idam edildi… Bunlar başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu veMaliye Bakanı Hasan Polatkan idi.

Demokrat Parti tek partili dönemden çok partili döneme geçişte İsmet İnönü kontrolündeki CHP’ye karşı çıkan ilk parti olarak 3 seçim üstüste halktan %50’ye yakın oy almayı başararak tek başına iktidar olmuş bir partiydi. İlk başkanı Celal Bayar cumhurbaşkanı olduktan sonra ikinci başkanı Adnan Menderes de 10 yıllık tek partili iktidarı boyunca başbakanlık görevini üstlenmiştir.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile ülkede Atatürk dönemindeki gibi bir kalkınma ve yatırım hareketi boy göstermiştir. Liberalizm ve Demokrasi sloganı ile yola koyulan Demokrat Parti döneminde kimisi başarılı, kimileri ise başarısız olarak çeşitli otoritelerce farklı farklı değerlendirilebilecek bir çok hareket ve yenilik gerçekleştirilmiştir. Başlıca icraatlar arasında ezanın orjinal okunması, Kore’ye asker gönderilmesi, Türkiye’nin Nato kurucu üyeliği, Türk ordusunun modernizasyonu, halkevleri ve köy enstitülerinin kapatılıp öğretmen okullarına dönüştürülmesi, tarımda makineleşme atağı, Erdemir-Çelik işletmesinin kuruluşu, Türkiye Vakıflar Bankasını kuruluşu, Kıbrıs Türklerine el altından örgütlenme desteği, İstanbul’un ilk büyük bulvarlarının (Millet Caddesi, Vatan Caddesi, Barbaros Bulvarı, Büyükdere Caddesi ve şimdi yerinde E5 olan Edirne Asfaltı) planı ve inşaatı, ODTÜ ve KTÜ’nün kuruluşu, vatanın birçok yerine asfalt yol planlarının ve inşaatlarının gerçekleştirilmesi gibi icraatları olmuştur. Bunların içinde üzüldüğüm ve hep anlatılan Köy Enstitülerinin kapatılması olmuştur. Ancak bu hareketin o dönemin şartlarını göz önüne alarak değerlendirilmesini düşünüyorum. Belki de bu kendi siyasi gelecekleri için alınmış bir karardı.

Her sanayileşen ülke ekonomisi gibi, Türkiye ekonomisi de 3. Demokrat Parti hükümetinde sıkışmıştı. İlk IMF anlaşması da bu zaman olmuştur. Ülke CHP ve DP olarak ikiyi bölünmüş ve çeşitli öğrenci olayları ve 5-6 Eylül’de İstanbul Rumlarına karşı çıkan olaylar ile gündem iyice gerilmişti. Buna bir de İsmet İnönü’nün kin dolu ve orduyu gazlayan açıklamaları da eklenince Türk ordusu tarihinde ilk kez cumhuriyete müdahelede bulunup yönetime el koydu. Radyoda sesi duyulan kişi Albay Alparslan Türkeş idi…

DP’li bürokrat ve milletvekilleri tutuklandı, toplandı. Yargı süreci başladı ve sonucunda da, bütün dünyanın yapmayın etmeyin demesine rağmen Adnan Menderes ve iki arkadaşı büyük bir ayıp ile asıldı.

Diyorlar ki İsmet İnönü isteseydi bu idamları durdurabilirdi. Adnan Menderes ve arkadaşlarına idam edilmeden önce yargılama süresince sayısız işkencede bulunulmuş. Hatta idam kararı çıkmış olmasına rağmen aşağılarcasına Adnan Menderes’e prostat kontrolü yaptırmışlar. Bir ülkenin başbakanına kendi ülkesi bunları yapmamalıydı. Darbeci mahkemenin suçlamaları Adnan Menderes’e karşı uzun ve komik bir listeydi;

  • Bebek Davası: Doktorunu, sanatçı Ayhan Aydan’dan doğan gayri meşru çocuğunu öldürmeye azmettirmekle suçlandı. Milli Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel davanın kapalı oturumda yapılmasını istemiş ancak cuntanın diğer üyelerinin karşı çıkmaları sonucunda mahkeme bu isteği reddetmiştir.
  • Örtülü Ödenek Davası: Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmekten yargılandı. 13 oturum sürdü ve 2 şubat 1961 de suçlu olduğu yönünde karara varıldı. Yürürlükteki kanunda örtülü ödenekteki kaynakların Başvekil tarafından sınırsız olarak ve kayıt tutulmadan harcanabileceği açıkça belirtildiği halde, bu mahkeme 10 yıllık Örtülü Ödenek kayıtlarını istedi. Menderes, bir kısmı da Kıbrısta kurdurduğu Türk Mukavemet Teşkilatı için harcandığı sonradan ortaya çıkan bu harcamaları açıklamadığı için bu dava sonucunda 4,877,780 lirayı zimmetine geçirmekten suçlu bulundu ve paranın tahsili için Aydın’daki arazilerine el kondu. Örtülü ödenek davası konuşulurken savunma tarafı, Amerikan gizli servisinin Türk istihbarat servisine para vererek Menderes’in telefonlarını dinletirecek kadar teşkilata hakim olduğunu iddia etti.. Menderes ve Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur, suçlunun o dönemin MİT müsteşarı Behçet Türkmen olduğunu iddia etti.
  • 6-7 Eylül Olayları: 6-7 Eylül Olayları’na önceden haberi olduğu halde olarak müdahele etmemek,
  • Vatan Cephesi: Kurulan bir örgütü başka bir sınıf üzerinde baskı aracı olarak kullanmak,
  • Vinileks firmasına Türkiye Vakıflar Bankasından kredi verdirmekle suçlanmıştır. Adnan Menderes tarafından kurulan bu Bankanın 27 Mayıs darbesine kadar Umum Müdürlüğü’nü yapan (1961 seçimlerinden sonra tekrar aynı Bankanın Genel Müdürlüğüne getirilen) Sabahattin Tulga yaptığı savunmada krediyi, suni deri imal ederek ithal ikamesi yapacak bu firmanın karlı olacağına inandıkları için verdiklerini; nitekim darbe sonrası işbaşına gelen yeni Banka yönetiminin de aynı firmaya ilave kredi verdiğini belirtmiştir. Buna rağmen bu mahkeme Menderes ve Hasan Polatkan’ı bu davadan da suçlu bulmuştur.
  • İstanbul’da Bulvar ve yol açmak için pek çok vatandaşın evini, parasını geciktirerek ya da hiç ödemeden istimlak etmek,
  • Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,
  • Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,
  • Döviz Yasası’nı ihmal etmek,
  • Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
  • Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
  • Kırşehir’in haksız olarak ilçe yapılması,
  • Yargı bağımsızlığının ihlali,
  • 1957 seçimlerinin erkene alınarak kanuna aykırı olarak tarihinin değiştirilmesi,
  • Tahkikat Komisyonu’nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatılması,
  • CHP’nin mallarına “haksız” yere el konulduğu iddiaları,
  • Anayasa’yı ihlal.

Menderes, 13 ayrı davadan yargılandı ve Bebek Davası dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu.

27 Mayıs ile başlayan ordunun politikaya müdahelesi günümüze kadar sürdü. Günümüzde ordunun siyasete ve demokrasiye müdahele etmemesi gerektiği ancak daha yani tartışılabiliyor ve karşı konulabiliyor. Osmanlı’dan beri süre gelen bu ordu ve siyaset geleneği umarım artık son bulur. Ordu asli görevi olan vatanı koruma işine konstantre olur. 27 Mayıs’ta ekilen tohumlar 12 Eylül’de biçildi… Her darbe ve muhtıra ülkeyi bir 10 yıl geri götürdü.

Demokrat Parti genç cumhuriyetin yükselen yıldızı idi. Demode kalmış devletçi ve halkçı, sosyalistliğe kayan bir çizgide bulunan CHP’ye karşı sağçı ve liberal bir alternatifti. DP darbe ile kapatıldı ardından Adalet Partisi geldi ve bir seçim sonrasında yine tek başına iktidar oldu. Adalet Partisi gitti Doğru Yol ve Anavatan geldi. Hepsi Demokrat Parti’nin açtığı yolda ilerlediler. Sayın Recep Bey bugünlerde diyor ya biz Demokrat Parti gibiyiz diye… Ben bu görüçe katılmıyorum, AKP içine Demokrat Parti geleneğinden gelmiş bürokatlarla aşılanmış bir Milli Selamet devamıdır…

Adnan Menderes beyfendi biriydi. Kendisine de yakınları Adnan Bey derdi. İsmet Paşa’nın askeri rütbesine karşı halktan gelme bir beyfendi karşı koydu. Yargılamalar sırasında bile halkın sevdiği ve halkın gücü arkasında olmasına rağmen nezaketini hiç bozmadı. Kendisini darağacına gönderen hakimlere bile “Sizin de değerli vaktinizi” aldık gibi bir söz etmiş. İnfazından önceki son sözü de “Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok. Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum” imiş.

Ne geçti peki bu ülkenin eline geri gitmekten başka? Hiçbirşey. Yıllar sonra idam edilenlerin itibarları geri verildi. Adları üniversitelere, caddelere, havalimalarına verilerek ülkenin kamu vicdanı rahatlatılmaya çalışıldı. Bunda da öncü Turgut Özal’dır. Sezar’ın hakkı Sezar’a demiştir.

11 Nisan 1990’da TBMM tarafından kabul edilen 3623 sayılı kanunla Adnan Menderes ve onunla birlikte idam edilen arkadaşlarının itibarları iade edildi. Meclisteki oylamada; ANAVATAN ve DYP milletvekilleri evet oyu kullanırkan, SHP’lilerin büyük çoğunluğu “çekimser” bir kısmı “ret” oyu kullandı. Aynı kanun uyarınca naaşı, 29.vefat yıldönümü olan 17 Eylül 1990 tarihinde İmralı’dan dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve yüzbinlerce vatandaşın katıldığı bir törenle İstanbul’da Vatan Caddesi’nde kendisi için yapılan anıt-kabir’e taşındı. Menderes’in 1958 yılında hizmete açtığı bu caddenin adı 1994 yılında dönemin belediye başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın teklifiyle Adnan Menderes Bulvarı olarak değiştirildi.

Menderes’in adı, İzmir’deki uluslararası havalimanına (Adnan Menderes Havalimanı), Aydın’da kurulan üniversiteye (Adnan Menderes Üniversitesi), İstanbul’daki Adnan Menderes Bulvarı dahil Türkiye’nin birçok şehrinde çeşitli caddelere verildi.

Adnan Menderes ve diğerleri bu ülkenin bir yerlere gelebilmesi için verdiği kurbanlardandı. Demokrasi şehitleriydi. Bir insan halkın seçimi ile iktidara geldiğinde ne kadar hatalı işler yaparsa yapsın, onu oradan ancak halk indirerek cezalandırabilir. İdam vatan hainlerine yaraşan aşağılayıcı birşeydir.

Toprağın bol olsun Adnan Menderes. 80 küsur yaşındaki babannemin duvarında resmin asılı dururdu, bakardım çocukken kim bu diye. Babam hayal meyal bir İzmir mitingini hatırlar ufak çocukken. Babannem Cumhuriyet Meydanına gelmiş olan Adnan Bey’i dünya gözü ile görmek için evine yakın olan meydana gitmiş babamı da kolundan tutup götürürek. Hiçbir devrim kolay olmuyor.

2. Dünya Savaşında Alman Askerleri de İnsandı

Hani masallarda çoğunlukla fiziksel olarak çirkin olanlar kötüdür, güzel olanlar iyidir ya. Savaşlarda da öyle bir nevi.

2. Dünya Savaşında Alman askerlerinden hep Nazi olarak bahsedilir. Onlar canidir, öldürür, kötüdür, adidir. Amerikan ve Rus askerleri ise kahramandır onlardan korumuştur dünyayı. Melek yüzlüdürler. Eğer tarihte Adolf Hitler, Napolyon’un düştüğü hataya düşüp kış Rusya’sında yenilmeseydi, bugün belki Nazi Almanya’sı askerlerinden kahraman olarak bahsedip, Rus askerlerini de cani olarak nitelendirecektik.

Ama savaş böyle birşeydir, insanı insana düşürür.

Bütün Almanlar Nazi değildi. Hepsi de faşist düşüncelerle hareket etmiyordu. Bir çoğu emir kuluydu ve düzene uymak zorundaydı. Emirlere ve düzene uymazsa bir vatan hainiydi ve sonu ölüm ya da toplama kampıydı.

2.Dünya savaşında Alman askerleri de insandı. Onlar da savaşmak istemiyordu. Sıkkınlardı. Hasret dolulardı. Buldukları en ufak bir boşlukta yeniden insan olmak istiyorlardı. En ufak bir anda kendilerine savaşı unutturacak bir eğlence yaratıyorlardı.