Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Yeni Nesil İş Görüşmeleri

Kurumsallaşan iş hayatıyla birlikte de hem meslekler, hem de iş görüşmelerinin şekli değişti. İlk başlarda ortaya bir CV çıktı. CV kelimesini sonra Özgeçmiş olarak değiştirip biraz daha sevimli hale geldi. İnsanlarda kafa kağıdı sayılabilecek bu özgeçmiş için iş hayatı öncesinde kendini paralamaya varacak kadar geliştirme hevesi çıktı. Lise bitti, üniversitede tam rahat edip kedi ya da delikanlı peşinde koşacakken boş vakitlerinde ve yaz tatillerinde part-time adı altında kölelik sayılabilecek kadar çalışılan stajlar, kurslar, seminerler, konferanslar ve programlar ile o kendimize ait vakitler dolduruldu. Gazeteden toplanan kuponlar gibi bütün staj kağıtları, sertifikalar alındı, normalde yüzüne bakmayacağın ama iyi pozisyondaki insanlar ile tanışıldı ve CV’ye referans olarak yazmak için telefonları alındı.

Daha sonra iş pozisyonları değişti. Eski Türkiye düzeninde meslekler müdür, genel müdür, yardımcı, ihracat sorumlusu, kalite uzmanı, muhasebeci, katip, satın alma müdürü, üretim, planlama, sevkiyat gibi anlaşılır, kendi dilimizde mevkiler iken karşımıza quality manager, logistic supervisor, outsourcing manager, tax specialist, accounting specialist, long term trainee, business development manager, brand manager, account manager, financial controller, project manager, sales effectiveness manager, export sales specialist, IT specialist, executive assistant, sales representive ve benzeri, benim gibi İngilizce bilen, kolej ve üniversite eğitimi almış entellektüel birisi için bile ne idüğü belirsiz iş mevkileri çıktı karşımıza. Başvurdukları işin ne olduğunu bile bilmeden başvuranlar çok, yaptıkları iş zaten Türkçe ve o sıfattan alakasız işler çoğu zaman =)

Bir de iş görüşmeleri değişti. Artık o kadar çok üniversite mezunu iş piyasasında işsiz ki, firmalar basit işlere bile üniversite mezunu adam tercih etmeye başlıyor. Bu kadar çok iş gücü boşta olunca da haklı olarak işveren aralarından en iyisini seçmek için işe alımda sınavlar, testler uyguluyor, tekli ya da grup olarak mulakatlara çağırıp, aptalca, ukalaca ve aşağılayıcı bir şekilde sorular soruyor, bu da yetmezmiş gibi bir de ev ödevi verip makaleler, kompozisyonlar hazırlatıyor. O soruların aptallığı karşısında kendimi paralayasım geliyor. İnternette baktım biraz neler sormuşlar diye;

  • 5 yıl sonra kendizini nerede görüyorsunuz?
  • Kariyer mi çocuk mu?
  • Neden buradasınız?
  • Sizi niye işe alalım?
  • Siz olsanız kendinizi işe alır mıydınız?
  • Bir önceki işinden neden ayrıldın?
  • En zayıf ve en kuvvetli 3 yönünüz?
  • Hayattan beklentilerin nedir?
  • Stresli ortamlarda çalışabilir misin?
  • Okulunuz gayet iyi, fakat ortalamanız niye 2.5?
  • CV’nizden anladığım kadarı ile bi kaç senede bir iş  değiştiriyorsunuz.  Sebebi nedir acaba?

Eğer işe ihtiyacınız yoksa, sadece yöneticilere cereyan vermek için iş başvurularında bulunup mülakatlarda çok eğlenebilirsiniz. Adamların egosunu kırmak, terslemek çok büyük zevk verir.

Benim babamın iş sahibi olduğu dönemlerde o hiç CV alıp bakmamıştır. Tavsiye ile ya da gözü kapalı deneyimsiz bir mezunu alıp, iş öğreterek meslek sahibi yapmıştır, kendi adamını kendi yetiştirmiştir. İşe alırken de gestapo subayı gibi insanları strese sokmamıştır. Adamlar çalışacağı mevkiyi, çalışacağı ortamı bilir, stres yaşamadan işlerine başlarmış. İnsanlar en fazla 1 ya da 2 kere iş değiştirirmiş. Hatta büyük bir çoğunluk ilk başladığı işten emekli olurmuş. Sıkılmadan, büyük bir özveri ile o işe devam edermiş.

Devir değişti tabii. Değişen devir ile birlikte bu saçmalıklar dizboyu oldu. İngilizceni 1 kere bile kullanmayacağın işler için İngilizce mülakatlar, meslek lisesinden mezun olman yeterli iken üniversite mezunu olarak sana sunulan işler… Ekmek aslanın midesinde.

İstanbul Üzerine Bir Bakış Açısı

İstanbul benden büyük ve onu anlayamıyorum. Öyle küçük kasabadan çıkma, dünyası o kadarcık olan bir insan da değilim halbuki. Zamanında küçük İstanbul olarak nitelendirilen ve yaşam tarzı olarak benzer bir hayata sahip olan İzmir çocuğuyum. Ama ne zaman İstanbul’a gitsem o kalabalık, durmak bilmeyen hayat, gürültü-patırtı, ticaret ve iş hayatı, çok kültürlülük, Osmanlı havası, doğu-batı çatışması, gece hayatı ve eğlenceler benim başımı döndürür. Kafam basmaz bu nasıl bir şehir diye anlayamam.

Frank Sinatra 2011’in İstanbul’unu görseydi New York yerine İstanbul için sarfederdi “I want to wake up, in a city that never sleeps” sözlerini. Doğrudur İstanbul’da gecenin 4’ünde 5’inde trafiğe yakalanabilirsiniz, şehir uyumuyor!

Bu şehir bir markadır. Türkiye denince bütün yabancıların aklına gelen ilk şehir İstanbul’dur. Hem tarihi dokusu, hem de büyüklüğü ile büyük bir ilgi odağıdır. Türkiye’den bir mal, bir iş alacak olan kişinin uçağı direkt olarak İstanbul’a iner. İstanbul’a gelmişken kalacağı binlerce seçenek vardır otel olarak. Yüzlerce firma bulabilir burada işi ile ilgili olarak. Başka şehirlere gitme derdine düşmez, gider Osmanbey’e, Laleli’ye, Sultanhamam’a, Eminönü’ne, Merter’e, Kapalıçarşı’ya geze geze, sora sora bulur almak istediği, yaptırtmak istediği ürünleri. Hem gezer, hem iş  görür. Elbette halleder.

Türkiye’nin neredeyse 4’te biri İstanbul’da yaşamaktadır. Kalabalık olması, kimi merkezi yerlerde omuz omuza çarpa çarpa yürünmesi doğaldır. Kalabalığın, insanın olduğu yerde en hareketli sektör gıda sektörüdür. İstanbul’a gelip de aç kalmak imkansızdır. Her köşebaşında ister kebapçı, ister sandviççi, ister dönerci, ister İtalyan, ister uzakdoğu, ister burger hatta Kore, Moğol, Hindu, Etiyopya ve benzeri her türlü garip mutfaktan yemek bulabilirsiniz. 24 saat açık restoranlar bulursunuz. Uyumaz bu şehir.

İstanbul’u canlı kılan en önemli iki etken çoğunluğu öğrenciden oluşan genç nüfus ve de turistlerdir. Turistler için Osmanlı tarihi ile büyük bir ilgi odağı olmaya yeterken, Beyoğlu , Boğaz, Kumkapı gibi eğlence merkezleri ile de büyük bir çekim alanı. Mastercard’ın 2011 yılı için yaptığı araştırmalara göre İstanbul’a bu sene gelmesi beklenen yabancı turist sayısı 9,4 milyon kişi! Bir şehir dolusu insan!  Basit bakkal hesabı ile her turist geldiğinde sadece 1gün kalsa, günde İstanbul nüfusunun 26bin kişisi turistten oluşuyor. Ee bu gelen kişilerin ortalama 4 gün kaldığını hesaplarsak İstanbul’da hergün kafadan 100bin turist var, bunlar geziyor, tozuyor, alışveriş yapıyor, para harcıyor, yiyor ve eğleniyor. (Kaynak)

Gelelim genç nüfusa. İstanbul her yıl üniversitede okumak için ya da üniversiteden sonra çalışmak için binlerce gence kucağını açıyor, hala göç alıyor. İstanbul’daki toplam üniversite sayısı bu sene açılanlarla birlikte 40! Bu üniversitelerde 2008 verilerine göre 310bin’i aşkın öğrenci okumakta. En kötü ihtimallede İstanbul’da okuyup da kalan bir o kadar da 30 yaş altı genç İstanbul sokaklarında haftanın en az 1 günü eğlenmekte.(Kaynak)

Bu benim tahminimle 600bin’i bulan İstanbul dışından, ailesinden koparak genç nüfus eğlenmeyi seven bir nüfus. İzmir ve Ankara gibi metropol kentlerin dışında Anadolu’nun daha ufak kentlerinden, aile baskısından kurtulup, yurt ya da kendi evine çıkarak İstanbul’un göbeğin düşen gençler aileye hesap vermeden haftanın her gecesi, cicili bicili giyinip kendini İstanbul gecelerine atıp, İstanbul’u haftanın hiçbir gecesi uyumayan bir kent haline getiriyorlar.

Mesela İzmir’de haftaiçi gece 10:00’dan sonra hayat olmaz. Mekanlar iş olmadığı için kapanır. Çünkü buranın öğrenci nüfusu az, genellikle çekirdek aile olarak yaşayan bir şehir olduğu için insanlar kendilerini hergün gece geç saatlerde sokağa vurmaz, vuramaz. Ege Üniversitesi kampüs yaşamı ve dışarıdan gelen öğrencilerin çokluğu sebebi ile Bornova biraz bu konuda kendisini kırmıştır, orası daha cıvıl cıvıl ve hareketlidir İzmir’in diğer semtlerine göre.

Ancak İstanbul’da haftaiçi bile olsa her mekan kalabalıktır, rezervarsyon yaptırmanız gerekir. Genç nüfus pazartesi, perşembe dinlemeden kafasına göre programı varsa çıkar gezer ve mekanları doldurur. Yine aynı şekilde İstanbul’a gelmiş olan yerli turist ya da çalışanlarda İstanbul’un bu gün bilmez hareketliliğine adapte olup atar kendini adapte edip, çıkar İstanbul sokaklarına.

O kadar çok eş dost kaybettim ki İstanbul’a artık biri “Yaa İstanbul’a yerleşeceğim ben de” dediği anda “Bok mu var İstanbul’da” diye parlıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla yaptığımız sohbette yaşıtlarımızın İstanbul Sendromundan bahsettik.

Nedir bu İstanbul Sendromu?

İstanbul Sendromu insanın hayatında 2 kere başına gelebilir. Birincisi liseyi bitirdiğinde, büyük bir heves ile ÖSYM kitapçığı ele alınır ve tercihlere İstanbul’daki üniversiteler boy boy döşenilir. Maksat İstanbul’a kapak atıp, bağımsız bir hayat kurup, İstanbul’lu olmaktır. Bir diğer evre ise üniversiteden sonra başa gelendir. İstanbul dışında bir şehirde üniversite okunduysa, bu insanın içinde bir “acaba” bırakmıştır. İş İstanbul’da aranır, İstanbul’a kapak atılır. Böylece insanın içinde “acabalar” kalmaz. Taze tüy dikilmiş bok var gibi gidilir.

Bence İstanbul çok güzel şehir. Ama yaşamak için değil! İstanbul’u cazip kılan hep turistik olarak eğlencesine gidilip de yaşanılan güzel anılardır. Ancak trafiği ile, hayat pahalılığı ile, kalabalığı, binbir türlü hoşgörüsü kalmamış asabi insanları ile, zengini ve fakiri ile insanı yoran bir kenttir. İstanbul’da yaşamak denildiğinde benim üzerime binlerce insan geliyormuş gibi geliyor. Ben hayatını, geçimini, aile işiyle İzmir’de kurmuş, oturtmuş biri olarak hiç İstanbul’da yaşamaya özenemedim. İstemedim. Bunu dileyenlere de saygım sonsuzdur ama gözlemlediğim kadarıyla İstanbul sevdası ile yananların çoğu 10 sene içinde memleketine bir dönüş yapıyor. Buna da kürkçü dükkanı sendromu diyorum, ancak o başka bir yazının konusu =)

Yalın’ın da dediği gibi. İstanbul benden büyük, onla başa çıkamam =)

 

 

Hilal Cebeci ve Ünlülerin Sosyal Medyada Parlaması

Twitter aleminde bir Hilal Cebeci fenomeni esip duruyor. Hilal Cebeci Twitter’da anında çekip paylaştığı iç çamaşırlı, üstsüz, seksi resimleriyle ve de hayranlarına “panpa“dan türeme “panpiş” diyerek hitap etmesi ile bir anda 250bin takipçiye ulaştı. Yaptığı bu hareket kimileri tarafından olumlu karşılanırken, kimileri büyük bir Hilal Cebeci düşmanı oldu. Özellikle kadınlar. Ben Hilal Cebeci’nin yaptığı hareketi takdir edip onaylayanlardanım.

ABD ve Avrupa’ya baktığınızda seksiliği ile şöhrete kavuşmuş bir çok ünlünün, mankenin, modelin, aktrisin hatta porno yıldızının Facebook ve Twitter’dan yayınladığı gündelik yaşamdan seksi resimleri olduğunu görebilirsiniz. Yüzlerce yıldız böyle fotoğraflar yayınlayıp hayranlarını artırırken dünya yıkılmıyorsa, Türkiye’de daha bir ilk olan yıldız teşhirciliği ile Türkiye yıkılmaz, batmaz, değerlerini kaybetmez.

Dünya’da bunun en popüler örneği Adrianne Curry tarafından sergilenmektedir. Kadın Twitter’dan yayınladığı üstsüz, çıplak, bikinili ve benzeri seksi fotoğrafları ile pek tanınmayan bir manken iken, bir anda 250bin kişinin takip ettiği seksi bir televizyon yıldızına dönüştü. Şanı o kadar arttı ki, TİB tarafından internette kullanılması tehlikeli ve yasaklı kelimeler arasına girdi ismi memleketimizde. (Bkz.Bir Yasak Hatun: Adrianne Curry)

Gelelim bizim Hilal Cebeci’ye. Bence Hilal Cebeci de diğer birçok seksi yıldız gibi saf rolüne bürünmüş çok zeki kadınlardan biri. Yaptığı hareketi daha önce kimsenin aklına getiremediğini, getirse bile cesaret edemediğini düşünürsek zeki olduğu kadar cesur da. Yaptığı tamamen kendi reklamı. Bunu o da kabul ediyor. Yaptığı harekete de Panpişizm diye bir isim verip marka yaratıyor, panpişlerinin herşeyden çok sevdiği tatlıları olarak görüyor, halk ile yakınlaşıyor.

Değişen ve gelişen medya düzeninde Hilal Cebeci yerini ilk kapanlardan. 90’lı yıllarda mankenler yıldızları sönmeye başladığında ne yapıyordu? Podyumda “yanlışlıkla frikik verip memelerini” gösteriyor ve bir anda bütün magazin dünyasında adlarını konuşulur hale getiriyordu.  Peki ya aktörler, şarkıcılar ne yapıyordu? Yalandan bir aşk yaşayıp, popüler biriyle sosyetik bir mekanda basılıp yine yıldızlarını parlatıyordu. Günümüzde bunlara gerek kalmadan insanların gözü önünde yerini almak sosyal medya ile mümkün!

Hilal Cebeci şu anda Türkiye’nin en çok konuşulan kadını. Panpiş markası iç çamaşırları yakıdna piyasaya sürülecek. Kısa sürede televizyon programlarına çıkma oranı arttı, yakında bir albümü patlar, konserler ile yürür gider. Benim anlamadığım şey insanların bu kadına verdiği tepki! Kardeşim, Twitter’da sen birini takip etmek istemiyorsan etmezsin ve görmezsin. Ama sen hem takip ediyorsun, hem de kadına ileri geri saydırıyorsun. Takip etme, onun ne dediğini, neler paylaştığını görmezsin bile! Bunu yapanların çoğunun kadın olması ise kadınların o hep savundukları “kadın hakkı ve kadın özgürlüğü“nü baltalamalarından başka birşey değildir. Hilal Cebeci 10 Temmuz’da bununla ilgili çok güzel tweetlerde bulundu. Olduğu gibi aktarıyorum;

bana yazan kadınlardan ve sürekli namustan bahsetmelerinden sıkıldm kmbilir gizli saklı neler çeviriysunz burdada namus abidesi kesiliysunz

girmeyin sayfama bakmayın başka işiniz gücünüz yokmu size teker teker cvp verip prim yaptırcamı sanıyosanız yanılıyounuz

neden kızlık zarı operasyonları çoğaldı çünkü herşeyi yapıyosunuz sonrada evlenmeden zar operasyonu bumudur nams sıkıldım nams triplerinizdn

biskolata reklamındaki çıplak adamlar için neler yazıyodunuz içiniz eriyodu çıplak erkek sizi etkiliyo binlerce twitt atıyosunuz şimdi nolyo

eleştirininde bir sınırı vardır girmeyin sayfama bakmayın işinize gelmiyosa gidin başkalarını takip edin bune yaa bi mahalle baskısı

panpişlerim işin suyunu çıkardılar onlara ne herkes istediğini yapmakda özgürdür bune böle bu kadar yobazsan twittrada girme sokağada çıkma

yok reklam için napıyomuşum yok utanıyolarmış siz niye utanıyosunuz kapatın bilgisayarı yatın uyuyun ilgilenmeyin

evde kalmış kıskanç kızlar gibi gözüküyosunuz haberiniz olsun

panpişlerim ben susuyorum siz gereğini yapın çok daraldım çünküü tatlılarımm..

facebookda bikinili resimlerini paylaşıyolar alalala hiçbişey anlamıyorum panpişlerim

panpişlerim neden bukadar gerildimki benim kimse umrumda diil sizden başka, seviyorummm siziii ballarım benimm:)aşkımsınız:)

panpişizm demek sevgi demektir beni eleştirenleride seviyorum çünkü hayat birşeyleri sevmemek için çok kısa,herkesi çok seviyorum yaşasınn

Hilal Cebeci’nin paylaştığı bazı arşivlik resimler;

Facebook, Seçimler ve Demokrasi Anlayışı

Seçimlerden sonra İzmirli bir sanal cemaate sahip olduğum Facebook’ta hayretler içine düşüyorum. AKP’nin kazanmış olduğu her seçim sonrası birçoğu arkadaşım olan AKP karşıtı insanlar, AKP’ye oy verenlerin salak olduğuna, onlardan utandığına, Türkiye’nin şeriate gittiğine dair ortalığı velveleye veriyorlar.

Ben her ne kadar AKP’ye hiç oy vermemiş olsam da adamların hem hükümetteyken hem de seçim meydanlarında yaptıkları sistematik çalışmaları takdir ediyorum. Sezarın hakkını sezara veriyorum. Demokrasiye inanıyorsak, cumhuriyete inanıyorsak sandıktan çıkan sonuç belli olur olmaz saygı duyacaksın, bir sonraki seçime kadar susacaksın.

Çoban ile benim oyum bir olamaz belki ama, demokratız diyorsak, Atatürk’ün de dediği gibi “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” diyeceğiz, milletin seçtiği milletvekillerine ve ideolojilerine saygı duyacağız. Kendi halkımızı ezmeyeceğiz.

Velev ki ben AKP’ye oy verdim. Ne olacak? Bana bunun için hiç kimsenin hakaret etmeye hakkı yok. İnanmayanla inanan, solcuyla sağcı, eşcinselle heteroseksüel,Türkle Kürt, Müslümanla Hristiyan hepsi birbirine saygı duyarsa bu dünya yaşanabilir bir hal alır.

İşte ağzımı açık bırakan o öfke dolu Facebook entryleri;

 

Yurtdışında Döner-Kebap Yemek

Ben yurdumun yemeklerini, içeceklerini, her ne kadar kızsam da insanlarını, her ne kadar yakınsam da esnek kurallarını yurtdışına çıktığında çok özleyen, bir tür sosyal medya Nihat Doğan’ıyım.

Yurtdışına çıktığında denenmemişi deneme manyağı olan, bir daha mı geleceğiz diye dibine vuran insanlar beni kınayacaktır. Ben de severim gittiğim o yörenin tatlarını, oraya has şeyleri denemeyi, tecrübe etmeyi. Ancak ben her yurtdışına çıkışımda gördüğüm bir Türk restoranına girip kebap ya da döner yiyip üstüne de çay ya da Türk kahvesi içerek o hasreti gidermeyi de çok severim. ‘Selamın Aleyküm‘ ile girerek ‘Memleket nere?‘ geyiğini yapmak hoşuma gider. O yüzden en azından 1 kere de olsa giderim Türk restoranına. 😉 Yenilen yemeğin tadı her ne kadar memleketimin kuzularının verdiği tada benzemese de idare eder, insanın yüzünü güldürür.

Sanırım çabuk sıla hasreti (homesick) duyuyorum 😉