Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Kahvenize Süt Alır Mısınız?

;

80’lerin sonu 90’ların başıdır “nescafe” ve filtre kahvenin ilk görüldüğü zaman dilimi. Türkiye henüz dünyaya yeni açılmaya başlamış bir 3.Dünya ülkesi iken. Teknoloji ithalatımız sadece Almanya’da yaşayan Alamancılar tarafından gerçekleştirilirken. Türkiye’ye ürün getirip satan Alamancı vatandaşlarımız tanıştırmıştır bizleri ilk Nescafe ve Oralet ile. Hatta bazıları abartıp Filtre Kahve makinaları ve kahveler getirmiştir.

İşte bu kültürün ithali ile “Kahvene süt ister misin?” devri de başlamıştır. Türk kahvesinde süt falan yok tabiki ki o zamanlar şimdiki gibi. Kahveleri getirenler yanlarında kahve için üretilmiş konsantre kahve sütlerini de getiriyorlardı. Bu minik tekli paketlenmiş sütler buzdolaplarında itinayla saklanıp, kahve isteyen misafire fincanın yanında ikram edilirdi.

Çoğu görmemiş insan bu sütlere şaşırdı. Bir tür zengilik belirtisi bile sayılabilirdi. Bakkalarda satılan pastorize sütün fiyatı ile bu paketlenmiş konsantre sütü kıyaslayınca.

Hatırlıyorum bizim buzdolabının yumurtalık kısmında muhafaza edilirdi bu sütler. Bitmeye yakın oldu mu hemen Alamancı tanıdıklardan yada PX kaçakçılarından istenir ve satın alınırdı.

Starbucks ve Tchibo gibi kahve zincirlerinde satılmakta olmasına rağmen artık bu konsantre sütler pek kullanılmamakta. Lüks kafelerde gerçek süt sunulmakta ya da süt tozu kullanılmakta. Ofislerde 3’ü 1 Arada var. Ah ah nerede o eski kahveler!

Mikrodalga Fırında Patlamış Mısır

Bu kış sezonum tam bir mikrodalgada patlamış mısır çılgınlığı ile geçti. Haftanın 4-5 akşamı, saat akşam 10’a geldi mi, koyuyordum mikrodalgaya bir paket mısır, patlatıyordum ve yanında gazoz, kola ya da su ile birlikte, loş ışıktaki odama gidip Merlin, HIMYM, Camelot, Family Guy ya da The Big Bang Theory’den oluşan akşamlık eğlence kürlerimi tıkına tıkına izliyordum.

Belki de bu yaz kendimde oluşan göbek çapı genişlemesinin en büyük sebeplerinden biri bu yediğim patlamış mısırlardır. İnternette mikrodalga için hazır bu mısırların zararlı falan olduğu yazıyordu ama ben hiç aldırmadım. Yok efendim ısınınca kağıdından kanserojen malzeme çıkıyormuş da şuymuş da buymuş da. Ben inanmam böyle hurafelere.  Sonuç olarak aldığım ve denediğim tüm ürünler ithal ve Avrupa ve ABD menşeili. Öldürmez bağımlılık yapar en fazla =)

(Tabii bu arada bütün mikrodalga mısırlarının ambalajlarının mikrodalga fırınların içinde, parketmiş bir Star Wars Imparatorluk Uçağına (Lambda-class T-4a shuttle) benziyor olması, her seferinde tam bir Star Wars Geek olduğumu hatırlatıyor. Bkz. Resim )

Ben bu kadar çok mısır tüketince piyasadaki bütün markaları denedim. Benim erişebildiğim markalar Pop Weaver, Popz, Top of the Pops ve de  iBop markaları idi.

Pop Weaver markası ABD’nin en meşhur mısır markalarından birisidir. 1928’den beri sırf mısır işi yapan bu firma Amerikan Kültürünün de bir parçasıdır.  Bu markayı internetten ya da ithal ürünler satan market ve şarküterilerden temin edebilirsiniz. 3’lü paketler halinde satılıyor. Yağlı, tuzlu, light ve şekerli olarak çeşitleri var.

Popz markası da 1970’lerde ABD’de ortaya çıkmış bir marka, hatta holding. Firma Avrupa’da başarılı pazarlama sonucunda çok büyümüş ve Avrupa’nın birçok noktasına patlamış mısır imalatı gerçekleştiriyor. Türkiye çapında bütün Migros’larda bu markayı bulabiliyorsunuz. 3’lü paketler halinde. Yağlı, tuzlu, peynirli, şekerli ve light çeşitleri mevcut.

Top of the Pop markası benim bu ilgim karşısında dayanamyıp, ev alışverişinde Metro Grossmarket’ten anne ve babamın getirdiği bir marka mikrodalga mısırı. Firma Bulgaristan menşeiili. İnternet sitelerinde bir çok farklı çeşidi bulunmakta ama Türkiye’de gördüğüm tuzlu ve yağlı çeşitler. Açıkcası çok lezzetliydi.

IBop ise, İspanyol gıda firması Zanuy’un piyasaya sunduğu ve Metro Grossmarketlerde bulunan bir başka marka mikrodalgada patlayan mısır. Bir tane tuzlusundan yemiş oldum. Kötü değildi ama paket olarak diğerleri gibi rengarenk ve albenili değil 🙂

Mısır mısırdır, bayat olmadığı sürece hepsi yenilebilir. Marka olarak tam olarak bir tercihim yok ama çeşit olarak genelde az yağlı ve az tuzlu olan light mısırlardan yemeye özen gösteriyorum.

Mikrodalgada mısır patlatmanın en önemli noktası mikrodalganızı tanımaktan geçiyor. Piyasada çok farklı güçlerde mikrodalgalar satılmakta. Bu yüzden de genellikle mısır kutularının üzerinde mikrodalganızın gücüne 3 ile 5 dakika arasında gibi çok gevşek bir tarif bulunmakta. Şimdi eğer mikrodalganız güçlü ise 5 dakikada bütün mısırları simsiyah küle çevirirsiniz. Eğer mikrodalganız güçlü değil ise 3 dakika tuttuğunuzda çoğu mısır tanesinin patlamamış olduğunu göreceksiniz. O yüzden ilk bir iki denemeniz hüsranla son bulabilir ama böylece mikrodalganızı tanımış olursunuz.

Benim tavsiyem bütün taneleri patlatmak adına diğer hazırda patlamış mısır tanelerini yakmamak için çok uzun süre mikrodalgada  tutmamanızdır. Mikrodalga fırını dinleyin. Eğer mısır patlama sesleri 2-3 saniyede bire düşüyorsa fırınınızı durdurun, %85 darı tanelerini patlamıştır. Ambalajından cam bir kaseye koyun, tercihinize göre üzerine tuz ekin, afiyetle yiyin =)

Bir de sakın gaza gelip tatlı mısırlardan almayın. Adamın içini inanılmaz bayıyor =)

 

Suşi Şuşi Şusi Sushi

Bu kışım sushi ile geçti. İzmir’de yıllardır sushi mekan sayısının kıtlığından ötürü pek gelişmeyen sushi kültürü, Sushico gibi daha kolay ulaşılabilir bir restoran zincirinin açılması ile daha halka indi. Bundan önceleri sushi yapan restoranlar ya uzaktı, ya kolay ulaşılabilir yol üstü değildi, ya da daha lüks restoranlarda daha fahiş fiyatlara tadımlık olarak yenilebiliyordu. Açıkcası kişi başı 30 küsur parça sushi yemek hayaldi gerçek oldu.

Genellikle somon, yengeç ya da karides ağırlıklı sushi menülerini, ön yargısız olarak yaklaşıp, balık seven herkes sevebilir, yiyebilir. Ama benim annem gibi ‘çiğ balık o‘ önyargısıyla yaklaşırsanız asla ağzınıza sürmezsiniz.

Bir de anlam veremediğim bir tavır var. Bazı insanlar sushi eksperi olmuş gibi ‘ay hayatımda yediğim en kötü sushi‘, ‘oranın sushisi beş para etmez‘, ‘sana bi sushi açarım parmaklarını yersin‘ triplerine giriyor. Sanki dedesi samuraymış gibi yorum yapan insanları anlamıyorum. Neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmen için senin kültürün olması lazım. Kebap senin kültürün, sushi değil! İşte bu tip insanlara uyuzluğumdan yanlarında hep sonradan görme gibi yanlış söylerim bu meretin adını. Şuşi, susi, şusi gibi 😉

Bir de bir lafım vardır, neşeli sushi sofralarında ettiğim. ‘Sushi’nin pezevengi wasabi ile soyadır.’

Sallama Çay

Üreticiler tarafından her ne kadar poşet çay olarak lanse edilse de halk arasında sallama çay olarak bilinen bu tür çaya ne saygım, ne de sevgim var. Bir ofis, stant ya da ev ziyaretine gittiğimizde “çay kahve ne içersiniz” diye sorulduğunda çayın demleme mi yoksa sallama mı olduğunu sorup, sallama ise hep red ve rencide ederim.

Çok fazla çay fanatiği değilimdir. Genelde günde 3 Türk kahvesi içen biri olarak daha çok kahveciyim diyebilirim. Bizim evde mesela akşam yemeklerinden sonra dizi izlerken çay demlenmez, “pişirilmez, katılmaz“. Ancak kahvaltıda annemin muhteşem bir oranda karıştırdığı Çaykur Turist Çayı ile Champion Kaçak Çay‘ın demlenmesi ile yapılan leziz bir çay içilir.

Benim çay ile ilgili böyle yüksek bir standartım varken, demi, rengi, tadı, görüntüsü, kokusu tutmayan sallama çay ile “çay aromalı sıcak şekerli su” içemem.

O yüzden getirmeyin bana kardeşim sallama çay falan!!!

Sahil, Roze ve Buz

Şarap ile ilgili servis şekilleri yıllar geçtikçe değişti. Çok önceleri sadece beyaz şarap soğuk servis edilir, kırmızı şarap oda sıcaklığında içilirdi. Sonra kırmızı şaraplar da buzdolaplarında soğutulup soğuk servis edilmeye başladı. İlerleyen yıllarda karşımıza hem içim, hem de görünüş olarak kırmızı ile beyaz şarabın arasında diye lanse ettikleri roze şarap çıktı. Bu da yetmedi roze şarap, özellikler sıcak kumsallarda içine buz atılarak servis edilmeye başladı.

2010 senesinin Çeşme’de doğan yeni trendi idi. Eskiden plajlarda buz gibi biralar ya da kokteyller, frozenlar içerdik. Ancak bu sene daha da artan bir şekilde buz ile birlikte roze şarap içilmeye başlandı. Esasında ferahlatıcı ve içini kolay olan roze şarap, güneşin altında serinletici bir etkiye sahip olabilir. Ancak o güneşin altında mayalı bir içecek olduğu için insanı daha çok çarpacağı gibi, içine buzdan eriyen su ile de karıştığı için kana karışma hızı daha da artarak “leylayım leyla” şarkısını plajlarda söyletebilecek bir içecek.

Bu senenin trendlerinden olarak bir plajda resimdeki gibi bir keyif sürmenizi öneriyorum =)