Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

İstanbul Üzerine Bir Bakış Açısı

İstanbul benden büyük ve onu anlayamıyorum. Öyle küçük kasabadan çıkma, dünyası o kadarcık olan bir insan da değilim halbuki. Zamanında küçük İstanbul olarak nitelendirilen ve yaşam tarzı olarak benzer bir hayata sahip olan İzmir çocuğuyum. Ama ne zaman İstanbul’a gitsem o kalabalık, durmak bilmeyen hayat, gürültü-patırtı, ticaret ve iş hayatı, çok kültürlülük, Osmanlı havası, doğu-batı çatışması, gece hayatı ve eğlenceler benim başımı döndürür. Kafam basmaz bu nasıl bir şehir diye anlayamam.

Frank Sinatra 2011’in İstanbul’unu görseydi New York yerine İstanbul için sarfederdi “I want to wake up, in a city that never sleeps” sözlerini. Doğrudur İstanbul’da gecenin 4’ünde 5’inde trafiğe yakalanabilirsiniz, şehir uyumuyor!

Bu şehir bir markadır. Türkiye denince bütün yabancıların aklına gelen ilk şehir İstanbul’dur. Hem tarihi dokusu, hem de büyüklüğü ile büyük bir ilgi odağıdır. Türkiye’den bir mal, bir iş alacak olan kişinin uçağı direkt olarak İstanbul’a iner. İstanbul’a gelmişken kalacağı binlerce seçenek vardır otel olarak. Yüzlerce firma bulabilir burada işi ile ilgili olarak. Başka şehirlere gitme derdine düşmez, gider Osmanbey’e, Laleli’ye, Sultanhamam’a, Eminönü’ne, Merter’e, Kapalıçarşı’ya geze geze, sora sora bulur almak istediği, yaptırtmak istediği ürünleri. Hem gezer, hem iş  görür. Elbette halleder.

Türkiye’nin neredeyse 4’te biri İstanbul’da yaşamaktadır. Kalabalık olması, kimi merkezi yerlerde omuz omuza çarpa çarpa yürünmesi doğaldır. Kalabalığın, insanın olduğu yerde en hareketli sektör gıda sektörüdür. İstanbul’a gelip de aç kalmak imkansızdır. Her köşebaşında ister kebapçı, ister sandviççi, ister dönerci, ister İtalyan, ister uzakdoğu, ister burger hatta Kore, Moğol, Hindu, Etiyopya ve benzeri her türlü garip mutfaktan yemek bulabilirsiniz. 24 saat açık restoranlar bulursunuz. Uyumaz bu şehir.

İstanbul’u canlı kılan en önemli iki etken çoğunluğu öğrenciden oluşan genç nüfus ve de turistlerdir. Turistler için Osmanlı tarihi ile büyük bir ilgi odağı olmaya yeterken, Beyoğlu , Boğaz, Kumkapı gibi eğlence merkezleri ile de büyük bir çekim alanı. Mastercard’ın 2011 yılı için yaptığı araştırmalara göre İstanbul’a bu sene gelmesi beklenen yabancı turist sayısı 9,4 milyon kişi! Bir şehir dolusu insan!  Basit bakkal hesabı ile her turist geldiğinde sadece 1gün kalsa, günde İstanbul nüfusunun 26bin kişisi turistten oluşuyor. Ee bu gelen kişilerin ortalama 4 gün kaldığını hesaplarsak İstanbul’da hergün kafadan 100bin turist var, bunlar geziyor, tozuyor, alışveriş yapıyor, para harcıyor, yiyor ve eğleniyor. (Kaynak)

Gelelim genç nüfusa. İstanbul her yıl üniversitede okumak için ya da üniversiteden sonra çalışmak için binlerce gence kucağını açıyor, hala göç alıyor. İstanbul’daki toplam üniversite sayısı bu sene açılanlarla birlikte 40! Bu üniversitelerde 2008 verilerine göre 310bin’i aşkın öğrenci okumakta. En kötü ihtimallede İstanbul’da okuyup da kalan bir o kadar da 30 yaş altı genç İstanbul sokaklarında haftanın en az 1 günü eğlenmekte.(Kaynak)

Bu benim tahminimle 600bin’i bulan İstanbul dışından, ailesinden koparak genç nüfus eğlenmeyi seven bir nüfus. İzmir ve Ankara gibi metropol kentlerin dışında Anadolu’nun daha ufak kentlerinden, aile baskısından kurtulup, yurt ya da kendi evine çıkarak İstanbul’un göbeğin düşen gençler aileye hesap vermeden haftanın her gecesi, cicili bicili giyinip kendini İstanbul gecelerine atıp, İstanbul’u haftanın hiçbir gecesi uyumayan bir kent haline getiriyorlar.

Mesela İzmir’de haftaiçi gece 10:00’dan sonra hayat olmaz. Mekanlar iş olmadığı için kapanır. Çünkü buranın öğrenci nüfusu az, genellikle çekirdek aile olarak yaşayan bir şehir olduğu için insanlar kendilerini hergün gece geç saatlerde sokağa vurmaz, vuramaz. Ege Üniversitesi kampüs yaşamı ve dışarıdan gelen öğrencilerin çokluğu sebebi ile Bornova biraz bu konuda kendisini kırmıştır, orası daha cıvıl cıvıl ve hareketlidir İzmir’in diğer semtlerine göre.

Ancak İstanbul’da haftaiçi bile olsa her mekan kalabalıktır, rezervarsyon yaptırmanız gerekir. Genç nüfus pazartesi, perşembe dinlemeden kafasına göre programı varsa çıkar gezer ve mekanları doldurur. Yine aynı şekilde İstanbul’a gelmiş olan yerli turist ya da çalışanlarda İstanbul’un bu gün bilmez hareketliliğine adapte olup atar kendini adapte edip, çıkar İstanbul sokaklarına.

O kadar çok eş dost kaybettim ki İstanbul’a artık biri “Yaa İstanbul’a yerleşeceğim ben de” dediği anda “Bok mu var İstanbul’da” diye parlıyorum. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımla yaptığımız sohbette yaşıtlarımızın İstanbul Sendromundan bahsettik.

Nedir bu İstanbul Sendromu?

İstanbul Sendromu insanın hayatında 2 kere başına gelebilir. Birincisi liseyi bitirdiğinde, büyük bir heves ile ÖSYM kitapçığı ele alınır ve tercihlere İstanbul’daki üniversiteler boy boy döşenilir. Maksat İstanbul’a kapak atıp, bağımsız bir hayat kurup, İstanbul’lu olmaktır. Bir diğer evre ise üniversiteden sonra başa gelendir. İstanbul dışında bir şehirde üniversite okunduysa, bu insanın içinde bir “acaba” bırakmıştır. İş İstanbul’da aranır, İstanbul’a kapak atılır. Böylece insanın içinde “acabalar” kalmaz. Taze tüy dikilmiş bok var gibi gidilir.

Bence İstanbul çok güzel şehir. Ama yaşamak için değil! İstanbul’u cazip kılan hep turistik olarak eğlencesine gidilip de yaşanılan güzel anılardır. Ancak trafiği ile, hayat pahalılığı ile, kalabalığı, binbir türlü hoşgörüsü kalmamış asabi insanları ile, zengini ve fakiri ile insanı yoran bir kenttir. İstanbul’da yaşamak denildiğinde benim üzerime binlerce insan geliyormuş gibi geliyor. Ben hayatını, geçimini, aile işiyle İzmir’de kurmuş, oturtmuş biri olarak hiç İstanbul’da yaşamaya özenemedim. İstemedim. Bunu dileyenlere de saygım sonsuzdur ama gözlemlediğim kadarıyla İstanbul sevdası ile yananların çoğu 10 sene içinde memleketine bir dönüş yapıyor. Buna da kürkçü dükkanı sendromu diyorum, ancak o başka bir yazının konusu =)

Yalın’ın da dediği gibi. İstanbul benden büyük, onla başa çıkamam =)

 

 

Facebook, Seçimler ve Demokrasi Anlayışı

Seçimlerden sonra İzmirli bir sanal cemaate sahip olduğum Facebook’ta hayretler içine düşüyorum. AKP’nin kazanmış olduğu her seçim sonrası birçoğu arkadaşım olan AKP karşıtı insanlar, AKP’ye oy verenlerin salak olduğuna, onlardan utandığına, Türkiye’nin şeriate gittiğine dair ortalığı velveleye veriyorlar.

Ben her ne kadar AKP’ye hiç oy vermemiş olsam da adamların hem hükümetteyken hem de seçim meydanlarında yaptıkları sistematik çalışmaları takdir ediyorum. Sezarın hakkını sezara veriyorum. Demokrasiye inanıyorsak, cumhuriyete inanıyorsak sandıktan çıkan sonuç belli olur olmaz saygı duyacaksın, bir sonraki seçime kadar susacaksın.

Çoban ile benim oyum bir olamaz belki ama, demokratız diyorsak, Atatürk’ün de dediği gibi “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” diyeceğiz, milletin seçtiği milletvekillerine ve ideolojilerine saygı duyacağız. Kendi halkımızı ezmeyeceğiz.

Velev ki ben AKP’ye oy verdim. Ne olacak? Bana bunun için hiç kimsenin hakaret etmeye hakkı yok. İnanmayanla inanan, solcuyla sağcı, eşcinselle heteroseksüel,Türkle Kürt, Müslümanla Hristiyan hepsi birbirine saygı duyarsa bu dünya yaşanabilir bir hal alır.

İşte ağzımı açık bırakan o öfke dolu Facebook entryleri;

 

Alsancaklı Olmak

Alsancak Wikipedi’nin zayıf, yetersiz tanımı ile; İzmir’in en popüler semti olmakla beraber üniversite öğrencilerinin yoğun ilgisiyle gece gündüz farketmeksizin her daim cıvıl cıvıl semtidir. Alışveriş bakımından en gözde markaların bulunduğu Alsancak, aynı zamanda restoran, cafe, bar ve eğlencenin merkezidir. Gül sokak, Kordon, Plevne bulvarı en yoğun ilgi alan yerleridir.

İzmir’in en zengin mahallesidir ve İzmir’in en eski aileleri bu semtte yaşar ya da yaşamıştır. Zamanında Musevi ve Levanten ailelerinin yoğunlukla yaşadığı bu semt, sınıf atlayıp, parayı bulanların kendine mülk edinip yerleşerek yaşam tarzını benimsemek istediği bir semttir. İzmir’in Nişantaşı’sı da diyen İstanbullular vardır.

Ancak Alsancaklı olmak, buradan bir mülk edinip ikamet etmek değildir. Parayı bulup yerleşen bir insanda bu yaşam tarzı eğreti, zorlama durur. Onun ancak oğlu ya da torunu bu kültür ile yetişirse gerçek bir Alsancak’lı olabilir. Anlatmak istediğim zor bir kavram ama ben yine de deneyeceğim.

Alsancaklı bir bebek büyük ihtimalle Sağlık Sitesindeki bir hastanede doğar, bu bizim neslimizde Sağlık Hastanesiydi. Alternatif olarak en yakın Konak Doğumevi ya da Karataş da olabilir. Bütün doktorları Alsancak’ın arka bölgesindeki Sağlık Sitesindedir.

İlkokulu eğer 5 yıllık okuduysa ailesinin tercihi ile devlette okuyup daha sonra ise özel okul ya da başarılı bir anadolu lisesinde devam etmiştir. Okuyabileceği okullar bellidir. İlkokul olarak Gazi, Salih İşgören ya da Melih Özakat’tır. Devamında ise Tevfik Fikret, Saint Joseph, İTK, BAL ve Amerikan gelir. Şimdi şimdi yeni türeyen TAKEV, Avni Akyol ya da Deniz Koleji de bunlara ilave edilebilir bunlara. Bu okullarda okuduğu için çevresi hep sabit ama geniştir.

Kültürpark onun için oyun alanıdır. Çocukken parkında koşturur, oyuncaklarda oynar, hayvanat bahçesine gider, lunaparkta eğlenirdi. Büyüyünce koşu parkuru ile spor ya da bisiklet binme yeridir. Hamburgeri As Burger‘den tatmıştır ilk. Doğumgünü pastaları Reyhan’dan, bayram çikolataları Lozan’dandır. Arkadaşları ile ya Garanti’nin önünde ya da Sevinç’in önünde buluşmuştur.

Alsancaklı bir insan için dışarı çıkmak deyimi geçerlidir. Diğerleri Alsancak’a inerler ya da giderler. Ayrıca diğerlerinin Alsancak kavramı Kordon ya da Kıbrıs Şehitleri iken, Alsancak’a çıkan bir yerli, Gül Sokak, Mustafa Bey ya da Plevne Bulvarına gitmekten bahseder. Bir çok insan bu sokakların adını bile bilmez, o bilir! Alsancak’ı dükkan, restoran ya da cafe isimleri ile değil sokak isimleri, apartman isimleri ile bilir, tarif eder.

Onun için canı sıkıldı üstüne bir mont bir eşofman çekip Alsancak sokaklarında dolanmak, bir kahve içmek doğal bir davranıştır. Diğerleri Alsancak’a inmek için süslenir, püslenir, kasılır ve gelir. Hatta canı evinden çıkmak istemiyorsa bütün cafe ve restoranlardan evine servis getirtebilir =)

Barlar yine Alsancak’ın 4 köşesine yayılmıştır. Yürüme mesafesinde ya da kısa taksi tarifesinde gece kafasını çeker, araba kullanmadan evine döner. Gece gelen bir telefon ile atlayıp hemen eğlencenin göbeğine damlayabilir.

Cumartesi günü bir mekanda otururken muhtemelen bir arkadaşını, bir komşusunu, annesini, babasını ya da akrabasını görür ve karşılaşır. Pazar günü gelip çattı mı ise Alsancak (Kordon değil) boşalır, sadece mahallelilere kalır. Sakin, sessiz ve huzur dolu olur pazar günleri. Cumartesinin gürültüsünden eser kalmaz.

İş hayatına girdiğinde eğer yakın bir bölgede çalışıyor ise “happy hour“unu akşam yemeğinden önce sokaklarda geçirir. Saat 5 ile 7 arası işten çıkmış Alsancaklılarla doludur sokaklar. Kimisi şarküteri alışverişini yapar, kimisi giyim-kuşam, kimileri ise günün yorgunluğunu bir kahve ya da bir bira ile atmaya çalışır.

Yaz ayları geldi mi göçeder Alsancak’tan Alsancaklı. Aynı çevre, aynı kültür Çeşme’de devam eder. Bu en büyük lüksüdür. Diğer şehirler çok daha büyük, çok daha eğlenceli, çok daha avantajlı olabilir ama yaz geldi mi İzmirli’nin en büyük avantajı yazlığı, Çeşme’si olmasıdır.

Hayatı bu kısıtlı ama güzel alanda geçer gider Alsancaklı İzmirlinin. Zamanı doldu mu da  okunur selası Hocazade Camisinden, yatar musalla taşına, uğurlanır mahallesinden uzaklardaki bir mezarlığa doğru…

İzmir Amerikan Koleji

Mezun olduğum lise olan İzmir Amerikan Koleji’nin geleneksel olarak her sene sonunda mezunlarını bir araya toplamak için gerçekleştirdiği “Homecoming” etkinliğine katıldım geçen çarşamba akşamı. İçine girdiğim ve beni bunaltan iş hayatından bir anlık olsa da kaçıştı benim için. Hani herkesin kendini mutsuz ve umutsuz hissettiği anda kenara çekilip hayalinde gittiği bir “Mutlu Yer” vardır ya. Onu yakaladım ben “Alma Mater”ımda.

Artık okulumun adı yeniden İzmir Amerikan Koleji olmuş. Benim okuduğum dönemde Özel İzmir Amerikan Lisesi idi. Milli Eğitim’den gelen emirle Kolej kavramı kaldırılmıştı ünvanından. Yeniden serbest bırakılmış şimdi bu ünvan. Kolejliyiz biz, insanlar arasında da bilinir Amerikan Koleji diye.

Hiçbirşeyin aynı kalmadığı gibi okulumda aynı kalmamış. Biz mezun olurken derme çatma ve ufacık bir yer olan Co-Op denilen kantin yıkılıp yeniden yapılarak devasa bir kafe olmuş. Yüksek tavanlı, bir çok rahat geniş koltuğu olan, ortalara bistrolar serpiştirilmiş kantin.

Sınıflarda gelişen teknoloji ile yenilenmiş. Sıralar bizim dönemimizdeki klasik, kırılan L sıralardan değil, sehpa ve sandalyesi ayrı ergonomik sıralardan olmuş. Bütün sınıflara projektör konmuş. (Biz İlkin Bey’in tepegözleri ile büyümüştük) Tahtalar olmuş Akıllı Tahta. Her öğretmen derse laptopu ile girer olmuş. Tahtaya yazılan herşey bilgisayara kaydoluyormuş ve geri dönmek istediğinde tek bir tuşla bir önceki yazdığı notlar tahtada beliriyormuş. Hatta gerekirse tahtaya yazılan ders anlatımları öğretmenlere eposta ile gönderiliyormuş. Biz iyi not tutan kızlara çirkin bile olsa yalakalanırdık notlarından fotokopi çektirmek için. Şimdi bir tuşla epostada dersler =)

Okuluma olan aşkım iyice bir kabardı bu ziyaretten sonra. Çocuğum olur da imkanım olursa yine bu okulda okuyup, kültürlü, bilinçli, demokrasiye inanan, düşünmesini ve yargılamasını bilen, ezberci değil anlayarak öğrenen bir kafa yapısına sahip olması için elimden geleni yaparım. Keşke Türk eğitim sisteminde birçok okul Amerikan Koleji gibi bir eğitim sistemine sahip olup, Türkiye’ye daha çok aydın yetiştirse.

Amerikan bu kadar başarılı ve vizyonu açık, ülkesini seven ve sonuna kadar bağlı olan bir ülke olmasına rağmen bazı kendini gazeteci sanan insanlar tarafından bağlı olduğu Sağlık Eğitim Vakfı dolayısı ile son günlerde bir “Misyoner okul” ilan edildi. Bu misyonerlik iddiası Habervaktim.com’un editörü Fatih Akkaya tarafından atıldı. (Bkz.Truva’nın at başına dokunulmadı)

Hayatında hiçbir Amerikan Koleji mezunu ile tanıştığını sanmadığım, hiçbir okulun kapısının önünden bile geçmediğine inandığım bu adam Amerikan Kolejlerinin bağlı olduğu SEV’in misyonerlik yaptığını iddia ediyor. Hatta haddini aşıp “Bu okullarda ne öğretiliyor, neler yapılıyor Milli Eğitim’in haberi var mı? Atatürk bazı okulları kapattırmıştı” diye gaz da veriyor.

Komik ve cahil bir “çamur atma“. Bu araştırmayan “editör” bilmiyor mu bu ülkede Tevhid-i Tedrisat Kanununun var olduğunu? Bu kanundan beri bütün müfredatın Milli Eğitim tarafından belirlendiğini? Bizim okulumuza her sene Milli Eğitim müfettişleri gelir teftişlerde bulunurdu. Buldukları hatalar ufak tefek olurdu. Atatürk resminin yanlış yerde olduğu, öğrenci kıyafetlerinin çok serbest olduğu, duvarlarda asılı olması gereken bazı posterlerin olmadığı yönünde tamamen şekilci eksikler olurdu.

Gönül isterdi bunları Fatih Akkaya’nın aklına sokmayı. Ama amacı ve rengi belli olan adama boşa emek olur. Onun niyeti, kendi mentalitesine tehlike olarak gördüğü aydın insanların yetiştiği bu kurumlara karşı halkın bilinçsiz çoğunluğunu kışkırtıp, bu tehlikeyi ortadan kaldırmaktan başka birşey değil.

Fatih Akkaya’nın bilmediği birşey var ki o da mezunlarının okuluna ne kadar bağımlı olduğudur. İyi ki Kolejliyiz Biz!

Çeşme: Paranızla Rezil Olacağınız Cennet Tatil Beldesi

Çok iddialı ve kin dolu bir başlık oldu kabul ediyorum. Ben doğduğumdan beri, 25 senedir her yazı Çeşme’de geçiririm. Yarı yerlisi sayılırım. Aksine bu yaz Çeşme’de en çok eğlendim yazlardan biri oldu. Çünkü artık popüler ve lüks bir sayfiye yeri olan Çeşme’yi çözdüm ve bir birey olarak olgunlaşarak bir tatilde ne aradığımı buldum.

Beni artık gece bistro yapıp eller havaya yapmak tatmin etmiyor. Haftasonu bir gecem oluyor zaten, onda da oturup yiyip içerek, dostlarla sohbet ederek ya da güzel ve yorucu olmayan bir konser izleyerek takılmak istiyorum. Ne istediğini bilince, ona göre de takılacak mekan buluyorsunuz.

Beni FourSquare’de takip edenler bu yaz az çok nerelere takıldığımı biliyorlar. Yazımın çoğu Çeşme Marina ve Alaçatı‘da geçti. Ilıca Yıldızburnu‘na maksiumum 2 ya da 3 kez gittim. Diğer yazlara göre bu yaz daha çok mekana girdim çıktım. Şimdi de paranızla nerede nasıl rezil olacağınızı yazacağım Çeşme’de =)

Önce Çeşme’nin en çok bilinen koyu olan Aya Yorgi‘den başlarsak;

Shayna var yıllardır. Mülkün sahibi işletmecisi olunca yıllar yılı kalabiliyorsunuz bir yerde. Gitmesek de görmesek de o Shayna hep bizim Shaynamızdır. Ben şahsen 2003 senesinden beri hiç gitmiyorum. Ama Shayna inatla orada. Bu sene 100% Türkçe geceleri ile değişik bir tarz yakalamaya çalıştılar. İş de yaptılar

herhalde gene ama ben giden tanımıyorum.

Paparazzi var. Son 3 senenin en gözde mekanı. Hem giriş ücreti olmaması, hem de bistro da takılma zorunda olunmadığı için insanlar buraya akın etti son senelerde. Tabii insanlar akın akın geldikçe arz talebi doğurdu, bu mekanda da bistro manyakları oldu, garsonlar şımardı, müşteri beğenmez oldu. Bistro için şişe falan açtırtmanız lazım der oldular, ya da garsonun cebine 50TL sıkıştırmanız gerekir oldu.

Barına gidip bir şişe Sex On The Beach almak istediğinizde barmenine göre 70 lira ile 180 lira fiyat çekerler. Tuttuklarını sikmeye çalışırlar. Barmene önceki şişeyi 70 liraya aldım dediğinizde pişkince o zaman 70TL ver derler. Ha bir de Paparazzi’nin müzikleri şaka gibi son 2 senedir sırası bile değişmedi. Keşke taktıkları CD kırılsa da yeni CD yapsalar, şarkıların sırası değişse bari =)

Bir de otoparkı ufaktır Paparazzi’nin. Saat 1’de falan gitmeye çalışırsanız yandaki tarlalara yönlendirir sizi değnekçiler. Mekandan 100lerce meter uzağa, nadasa bırakılmış tarlaya parkettiğiniz arabanıza yine de otopark ücreti verirsiniz, üstüne bir de toz toprak içinde dünyanın yolunu yürürsünüz.

Marrakech var bu sene yeni açıldı. Köfteciyi bozup çok lüks bir club yaptılar. Sole Mare’ye büyük rakip olarak Aya Yorgi koyuna giren bu mekan cidden tuttu. İçeride alevli meşaleli bir ambiyans var. Durum böyle olunca da mekan bir ukalalaştı anlatamam. İçeride tanıdık garsonunuz varsa 300-350TL’ye açılan şişeler, yoksa 500TL’ye kadar yükselebiliyor.

Kapıdaki güvenlik, tipinizi beğenmezse ve erkek erkeğe gelirseniz “Bayan arkadaşlarınız nerede” diye küstahca soru soran cinsten. İçeride arkadaşlarınız varsa ezik gibi onları çağırıyorsunuz kapıya. İçeriden gene erkek arkadaşlarınız gelirse “kız arkadaşlarınız gelsin onlar soksun” diyecek kadar küstah bir anlayış var. Gözümle şahit oldum!

İçerisi hınca hınç oluyor Marrakech’te. 30TLlik bir giriş ücreti var. Bir içecek fişi veriyorlar. Ama o içeceği almak için sinirlerinizi bozmanız gerekir. Çünkü içeride 1000kişiyi aşkın kişi varken, 2 tane barında 2şer kişiden toplam 4  tane barmeni var mekanın. Şaka gibi. Barmenler sizi sallamıyor bile içki içki diye bağırıyorsunuz =)

Gündüz plajı güzel ama, yer bulabilmeniz için saat 11’de oraya gidip yer bulmanız gerekiyor. İskele zaten hep rezerve… Yerseniz…

Solemare var yılların klasiği. Oraya 2-3 senedir gitmiyorum ama pek bir farkı olacağını sanmıyorum. Hınca hınç kalabalık, fahiş içki fiyatları. Zaten bu son iki mekanın çaldığı müzik de artık beni sarmıyor. Serdar Ortaç, Hande Yener, Demet Akalın, Soner Sarıkabadayı vs benden uzak dursun.

Bu sene Babylon Alaçatı’dan Aya Yorgi’ye taşındı. Benim favori mekanlarımdan biri. Ama İstanbul’dan gelen arkadaşların anlattığına göre bu mekan da fiyatlar bakımından Çeşme’li olmuş. Giriş ücretleri konserine göre 25 ila 45 TL arasında değişiyor. Bunlar sadece konser bileti, içkiniz yok. Ama içeride içkiler diğer saydığım mekanlara göre daha uygun fiyatla satılıyor. Bistro yapma gibi bir ihtiyacınız yok. Alırsınız bolca bulunan ve hızlı servis yapan barlarınbirinden içkinizi ister kenara köşeye oturup konseri izlersiniz, ister sahne önünde çılgınlar gibi eğlenirsiniz. Plajında da giriş ücreti 30TL gibi bir yastık ücreti veriyorsunuz. Çok erken saatlerde gitmediğiniz sürece satın alacağınız o yastık çok uzaklarda çimlerin üzerinde falan olacak.

Çeşme’de bir de Cece, 9.5 gibi canlı müzik barları mevcut. Onlarla hiç işim olmadığı için çok yorum yapmayacağım ama fiyatlar oralarda pavyon gibi maşallah. Ön masalarda Serdar Ortaç falan dinlemeye kalkarsanız silkelenip kendinize gelirsiniz =)

Bu sene Riders Beach Alaçatı sabaha kadar eğlence ile gözde oldu sanırım. Seneye popüleritesi daha da artacak gibi. Inside gene güneşi doğurmak isteyenler içinde yerinde duruyor. Mekan sabaha karşı hizmete girince bir birayı 20TL’ye içme şansına sahip oluyorsunuz =) Bu sene bir de Indaba vardı. Ayrı bir telden çaldı DJler MJler falan…

Çeşme’de şimdiye kadar gördüğüm en pahalı fiyatlar her nedense Public denilen mekandaydı. Oraya birgün denize girmek için gittim. Tosta 20, Burger’a 25 TL vermek garip geldi. Bir de mekanda para geçmiyor. Kapıda elektronik karta para yüklüyorsunuz ve içeride garsona o kartı vererek harcama yapıyorsunuz. Ama bütün gününüz matematik yapmakla geçiyor. Kaç para tuttu, kaç para çekti, kaç kaldı, birşeyler daha alsam karttaki para yeter mi? Olmaz olsun böyle düzen. Zaten serviste çok geç, yavaş ve 5 para yetmez. Garsonlar gece 5’e kadar çalıştık, uykusuzum diyecek kadar da candan!

Çeşme’de benim bu seneki favori mekanlarım Çeşme Marina ve Alaçatı. Alaçatı’da yazın çeşitli restoranlarda yemek yedim. İzmir’de yiyebileceğiniz en pahalı yemek Alaçatı’dadır. Tuval, Rosemary, Picante, Dükkan Burger hepsi birbiriyle kapışıyor pahalılıkta. Ama servis 10 numara, aksamıyor, o paraya yemeğin hakkını veriyor, doyuruyor porsiyonları ile. Kahve, içki ya da limonata için meydandaki İyi, Köşe, Orta Kahve ve 15 Eylül Kıraathanesi ideal. Bu 4’lünün tam ortasında, aile çay bahçesi şeklinde belediye tarafından işletilen Gizem Cafe ise fiyat olarak Alaçatı’nın en uygun fiyatlısı. Astronomik fiyatlar yok.

Benim favori iki mekanım, hem güzel bir kokteyl ya da içki içip, arkada güzel bir müzik dinleyerek arkadaşlarla muhabbet edebileceğim Nar ve Mi Casa. Birisinde yeri yoksa üşenmeyip diğerine gidiyorum. Nar’ın Armut ve Long Island kokteyllerini giden herkes içmiştir. Mi Casa ise Solemare’nin deneyimli ekibi ile akşam restoran, gece bar şeklinde işlemekte ve çok çeşitli kokteyllere sahip. Fiyatlar Çeşme standartı =)

Çeşme Marina’daki favori mekanım ise Sir Winston Bistro‘nun roof barı. Bütün marina ayaklarınızın altında. Servis güzel, barmenin kokteylleri güzel. İzmir’in meşhur Bonjour Pastanesi de Marina’da mevcut. Ancak servis olarak beni her gidişimde yüzüstü bıraktı. Sipariş vermek ve hesabı istemek bir işkenceye dönüşüyor mekanda. Diğer mekanlara da bir iki kere oturdum ama çok diyecek birşey yok onlara. Bir tek Wineway denilen şarapçıya edilecek bir lafım var. Bu mekanın çeşit çeşit şarapları olmasına rağmen bir menüsü yoktu Temmuz ayının ortasında. Birer kadeh şarap istedik. Kafasına göre bir şarap getirdi. Kadehine de 21TL para istedi ki, kadeh şarapta maksimum verilecek mübah rakam 12TL’dir benim gözümde. Ayak üstü sikti, ben de kıllatmadım ona yanarım.

Balıkçılara geçmek gerekirse, balıkta İzmirliler vereceği parayı az çok kestirirler. O yüzden Çeşme’de olsa İzmir’de olsa İzmirli adam balığa  ödeyeceği makul derecedeki kazık fiyatlara alışkındır. Eğer kişi başı 50TL geliyor ise çok iyi bir hesaptır. 60 ise normal, 70 ise haketmiş, 80 ise lükstür. Kişi başı 90TL ise inceden sikmiştir mekan. Kişi başı 100 ise bir daha gidilmez =) Port Marina çok lüks ve güzel bir balıkçı, çok hoşuma gitti bu sene. Germiyan’da Ada Balık var çok salaş bir restorandı ama  bu sene çok trendy oldu. Ada Balık’ın olduğu koy çocukluğum boyunca Maganda Plajı idi. Şimdi insanlar seve seve gider oldu oraya. Bir de yıllardır bir aile klasiğimiz olan Ildır Restoran vardır. Deniz üstünde iskelede balık keyfi yaparsınız. Dalyan’daki klasik balıkçılar vardır. Orada da Bani tanıdık işidir. Oraya giderim. Bu saydığım restoranlarda fiyat 60TL ile 80Tl arasında değişmektedir. Şifne’de Yusuf ‘un Yeri vardır burası daha uygun fiyatlıdır burada da 50TL ile 70TL arasında kalkabilirsiniz yemekten.

Gelelim kumruculara. Kumrucu Şevki Çeşme’de bir tekel haline geldi. Her yere yayıldı, işin bokunu çıkartı franchise vermeye başladı oraya buraya. O yüzdendir ki ister istemez kumrusunun kaliltesi bozuldu. Benim tercihim Kumrucu Erol ya da Kumrucu Hikmet‘tir kumruda. Hepsinde fiyat aynıdır 6TL yengen, 7TL süper,çılgın,manyak =)

Çeşme bir cennet. Denizi bu kadar güzel olan başka bir tatil beldesi yoktur. Her koyundan rahatlıkla denize girebilirsiniz. Ancak Çeşme’de yaşamak çok pahalı. Bunu en iyi Bodrum ya da Marmaris’e gittiğinizde anlıyorsunuz. Çeşme’de bir haftasonu harcadığınız paranın yarısı ile Bodrum’da, 3’te biri ile de Marmaris’te krallar gibi tatil yapıp eğlenirsiniz. Paranıza rezil değil vezir olursunuz. Çeşme’nin abartılmış balon fiyatlarının birkaç seneye arz talep doğrultusunda normal fiyatlara döneceğini düşünüyorum ben gene de. İlerleyen seneler gösterecek bize =)