Categories

A sample text widget

Etiam pulvinar consectetur dolor sed malesuada. Ut convallis euismod dolor nec pretium. Nunc ut tristique massa.

Nam sodales mi vitae dolor ullamcorper et vulputate enim accumsan. Morbi orci magna, tincidunt vitae molestie nec, molestie at mi. Nulla nulla lorem, suscipit in posuere in, interdum non magna.

Üniversite Öğrenciliği Üzerine…

08 Eylül 2003 tarihinde başlamış olan üniversite öğrenciliğim resmen 01 Mart 2010 tarihindeki tek ders sınavım ile sona erdi. Geçen hafta da askerlik şubesinin emrivaki ricası ile gidip okuldan geçici mezuniyet belgemi alarak öğrenci kartımı, rozetimi ve silahımı teslim ettim.

Bitti ya… 1991’de başlayan öğrencilik maceram 2010’da sona erdi. Elveda sinemadaki öğrenci indirimim…. Elveda öğrenci kimliğim… İnsanın içi farkında olmasa da buruk oluyor. Her ne kadar son 3 senedir tam mesai çalışıyor olsam da, yine arada bir yaz okulu, sınavlar için okula gidip geldiğimde güzel oluyordu öğrenci gibi hissetmek. O boş beleş günleri hatırlayıp anıyordum. An itibari ile bütün öğrenci vasıflarından ilişiğim kesildi, tıpkı DEÜ Merkez Kütüphanesiyle olduğu gibi =)

Hayatta ne geldiyse başıma hep büyük konuşmaktan geldi. Lise sonda şu an bulunduğum noktadan çok farklı hayallerim vardı benim. Fen-Matematik öğrencisiydim ve mühendis olacaktım. Aile işimiz tekstil olduğu için kendi kendime bir tekstil mühendisi olacağım havasına girmiştim. Ailenin ilk mühendisi olacaktım belki. Bizim sülalede hiç mühendis yok lan? Tam Aksekiliyiz herkes İktisat falan okumuş. Bu ailenin ilk mühendisi de ben olamadım.

Lise de İzmir üniversitelerini gezdirirlerken DEÜ İktisat Fakültesine de getirmişlerdi bizi sınıfça. Ben şu sarfettiğim cümleyi aynen dün gibi hatırlıyorum. “Ben hayatta bu okula gelmem!“. Sonuç?

Karşınızda 2003461095 numaralı DEÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü Mezunu Megu!

Allah’tan benim gibi bizim kolejden gelen 1-2 arkadaşım daha vardı DEÜ’de. Birbirimize yanaştık doğal olarak. İzmir Amerikan Koleji’nden çıkmışlar olarak yurdumun gerçekleri, öğrencileri ve hocaları ile karşılaştık. Sudan çıkmış balık gibiydik…

İlk yılım sıkıcı geçti. Adaptasyon sorunu yaşadım. Sınıfta aslında var olan o kafa adamları ilk yıllarımda bulamamıştım. Belki de ön yargılıydım. Kime ben İzmir Amerikan Kolejinden geliyorum desem yüzlerinde belli belirsiz bir değişiklik gözlemliyordum. “Aa züppe, zengin piçi, ne işi var bunun burada” gibisinden. Bir Anadolu’lu arkadaş bana “Abi İzmir’de Türk Koleji de varmış neden gittin Amerikan Kolejine” diye sordu. Bir Amerikanlı’ya bundan daha hakaret edici bir soru sorulamazdı herhalde =)

İlk sene Alsancak’ta oturduğumu bile söylemediğim muhabbetlerin içinde bulundum. Bu tip durumlar da Alsancak’lı olduğunu söylemek istemeyen her İzmir’li gibi ben de “Kahramanlar’da oturuyorum” cümlesini sarfettim 🙂 Bir keresinde Alsancak’ta oturduğumu söylediğim bir tip, “Abi ne şanslızın ya, kapıdan çıkıp hemen kafelere akıyorsundur. Ben Alsancak’a inmek için 10 kere düşünüp, üşeniyorum” demişti 🙂

İlk sene hep beni bulmuş bu tipler, ilerleyen yıllarda hiç böyle tipler ile karşılaşmadım ama bu benim ilk yıl okuldan soğuttu. Derslere falan sadece yoklamanın alındığı derste ya da yoklama saatinde gidiyordum. Sağolsun benim DEÜ’ye girdiğim sene okul yeni bir sisteme geçmişti. Yoklama artık imza ile değil, kapılarda bulunan makinalarla hoca tarafından açıldığı zaman, elektronik çipli kartlar ile alınıyordu. Bu da bizim dönemin gençlerinin çok işine geldi. Okula gelmeyeceksen veriyordun bir arkadaşına o senin yerine DIT okutuyordu kartını. Al sana yoklama…

İlk seneden aklımda çok birşey kalmadı diyebilirim. Kolejli arkadaşlar ile geçirdik hep, dışa pek açılmadan. Okul etrafındaki kafelerde ya da Alsancak’ta…

Üniversite benim için 2.sınıfın başında güzelleşti. Başka İzmir’liler, Türk Kolejliler, İstanbullular, Antalyalılar, yani İzmir’de benim yaşadığım yaşam tarzını zaten yaşayan insanlar ile biraraya geldim. Yeni arkadaşlıklar, dostluklar, maceralar, hikayeler ve entrikalar 🙂

2.sınıftan itibaren benim dersler ile alakam neredeyse kesildi bu yeni arkadaş grubuyla. Derslerin yerlerini bile bilmediğim gibi, kimi hocaları sınavda ilk kez görüyordum. Hatta bir keresinde “Maliyet Muhasebesi” sınavının finalinden kalmıştım. Bütünlemesinde hoca aynı soruları sormuş, ben de ezberlemiştim. Ancak yanlış ezberlemişim ve asistan geldi bu “böyle değil böyle olacak” diyerek beni düzeltti ve ben o bütünlemeden 100 ile geçmiştim. Sınıftan arkadaşlara bunu anlattığımda “O asistan değil hocaydı” demişlerdi. Ben şoklardaydım 🙂

2 ve 3.sınıfta yoklama kartım hemen hemen hiç bende değildi. Hatta 2-3 ay boyunca ben o kartı hiç görmedim, sınavlarda lazım olana kadar. Benim kart afedersiniz orospu olmuş, sınıfta tanımadığım, hiç muhabbetim olmadığı tiplerin eline bile geçmiş =) Uzatma senelerimde benim gibi okulu uzattıkları için tanışma fırsatı bulduğum insanlar “Sen misin o, senin kartın bir ara bendeydi okul zamanında” gibi sözlerle gelmişlerdi bana 🙂

Yoklamadan hatırladığım kadarıyla hiç kalmadım. Ya da kaldıysam da 1-2 dersten kalmışımdır bütün okul hayatım boyunca. Onda da hoca tahminen yoklamaları tek tek kontrol ediyordur ve ben o dersin vizesinde kurtarılamayacak kadar çok sıçtığım için koyverip gitmişimdir yoklamasını =) .

Sınıftaki arkadaşlarım da kral adam ve bayanlardı. Ben her ne kadar okulun içine girmeyip onlarla birlikte pek olmuyorduysam da, ne zaman bir araya gelsek gülüp eğlenirdik. Adamlar güler ve dalga geçerdi benle “Oo teşrif ettin efsane” diye 🙂 Yardımlarını da esirgemezlerdi sınav dönemlerinde bana çalışmam için kilit noktalar hakkında tüyolar verirken. Usanmadan da derse girenler kartımdan yoklamayı eksik etmediler. Teşekkürlerimi buradan yine iletiyorum hepsine…

Efsanesin sen diye bir geyik vardı hakkımda arkadaşlar arasında. Derslere girmeyerek geçiyordum. Sınav döneminde en güzel notları dışarıdaki Burak, Konika, Ünlü, İlkem ve adını hatırlamadığım diğer fotokopicilerden yığınla alırdım ve sınavlardan maksimum 2 gün önce çalışmaya başlardım. Elimden geldiğinde kilit noktaları çalışıp, loto oynardım, nokta atışı yapardım. Arkadaşlar da yardımcı olurdu çalışmam gereken yerleri söyleyerek. Derslere girmeyerek normal 4 yıllık süresinde sadece 5 dersim kalarak uzatma senelerine geçtim. Gerçi sonra o kalan 5 dersi zar zor askerlikten kaçmak için 3 sene de verebildim, o ayrı bir mevzu =)

Bizim okuduğumuz mutlak sistemde DEÜ İktisat bölümü çok kolaydı. Ders geçme notu 50’idi. Vize – Final 50 al geç. Final’de alamadın mı Bütünlemesi var! =) Bizden sonrakilere bağıl sistem getirdiler ve okuldaki öğrencilik hayatını sona erdirdiler… Yazık oldu onlara =)

Okul kolaydı çünkü derse girmeden, derste tutulanları parayla dışarıda alabiliyordun. Ben bir ders için 2 hatta 3 farklı not alıyordum farklı fotokopicilerden. Son sene fotokopiciler artık beni iyi tanıdığı için “Getir bir kaç iyi not tutan arkadaşını parayla alalım onlardan” dediler. Ben de bizim sınıfın bildiğim kızlarına bunu ilettim, sattılar notlarını sanırım. Komisyon almadım =)

Okul hayatında kampüs hayatını ancak son yılın son döneminde biraz tadabildim. Gerisinde hep okula girmeden dışarıdaki kafelerde takıldım. Zuhal Cafe benim ikinci evimdi. Benim için normal bir üniversite günü, sabah 10’da okula gelip okulun içindeki concon cafe “Odak”ta gazete ve kahve keyfi ile başlardı. Sonra okulun dışındaki “Zuhal Cafe”ye geçerdik. Orada öğlen yemeğine kadar iskambil, okey, ya da tabuu oynanırdı. Muhabbetler sohbetler çaylar, kahveler. Öğlen yemeği yenir, üzerine ya Alsancak’a gidilir, ya da Agora Balçova’ya… Bazı günler okuldan cozutup Altınoluk Güzelbahçe’ye kahvaltıya, Şirince’ye ya da Karşıyaka EGS’ye gidilirdi. Para dayanmazdı öğrenciliğime valla =)

Çeşitli olaylardan sonra son yılın son döneminde sınıftaki arkadaşlarımda daha çok takılır oldum. Aslında okulun içindeki gerçek öğrencilik hayatında da bir o kadar çok eğlenceli insan olduğunu keşfettim.  O kaçırdığım 4 yıl boyunca kim kiminle neler yemiş, kim kimi düdüklemiş onları bile gördüm 🙂 Okulumun Sherwood denilen ortasındaki o ağaçlık bölgesinde de takıldım. O neden ortaya dikildiğine anlam veremediğimiz seramik vazonun önünde de oturdum. Sherwood ile Odak arasında ne idüğü belirsiz, kiminin gemi motoru, kiminin lokomotif dediği demir motor yığınının üstüne çıkıp yürüdüm. Her gelip geçişimde Atatürk’ün o sarfettiğinden şüphe duyduğum “İktisat demek herşey demektir” sözüyle de dalga geçtim. Anfilerinde de oturup derste sıkıntıdan bayıldım. Sıralarına adımı yazdım, kopyalar yazdım… Kızlarını kestim =) O meşhur Bodrumfestlerine katılıp, üniversiteli gençlik Bodrum’da macerasını yaşadım =) La Blanche 2007 senesinde benim için ayrı bir maceraydı!

Üniversiteye girerken arkadaşlarla, “Oğlum artık üniversitedeyiz, bir sürü yeni kız, hepsi de bize hasta olacak” kıvamında bir gazla girmiştik. Ama sonuç ortada. Bunu diyen ben dahil bütün arkadaşlarım o playboyluğu yaşayamadı. Üniversite yıllarından hepimize geriye kalan bir iki aşk ve meşk oldu…

Geriye dönüp düşününce, acaba gerçekten hayalimdeki gibi İstanbul’da bir üniversite yazıp kazansaydım bugünkü halimden farkım ne olurdu diye? Bu okulun bana kattığı şeyler olduğu bir gerçek. Peki ya alternatifi olsaydı? Şimdi hayatımda olan insanları hiç tanıyamayacaktım. Belki İzmir’e dönmeyecektim bile…

Herşey kader, herşey kısmet… Biz ne kadar hayatımızı o çizgiden dışarı çıkartmaya çalışsak da yolumuz çizilmiş, en fazla o çizilmiş sınırların içinde çarpa çarpa ilerleriz.

Üniversite öğrenciliği güzeldi. Benim için tatildi. Neden hiç derslere girmediğimi soranlara “Üniversite benim için tatil, siz üniversite tatiline girdiğinizde ise ben çalışıyor oluyorum” diye savunurdum. Haklıydım. Çünkü her yaz tatili ve her dersimin olmadığı boş günümde ben işe gittim ve çalıştım!

Bugünkü bilgim ve tecrübem ile 2003 senesine dönüp yine yeniden o üniversite yıllarımı yaşamak isterdim. Bu sefer tatili abartırdım ve daha dolu dolu yaşardım… Elinizde  hala böyle üniversite günleri yaşama şansınız var ise hiç düşünmeyin ve sınırlarda yaşayın… Çok özleyeceksiniz…

Sınav Bahtsızlıkları Ya da Salaklıkları

Hepimiz öğrenci olduk. Hepimizin nutku tutulduğu anlar, bahtı bağlandığı anlar olmuştur elbette sınavlarda. Adınız gibi bildiğiniz cevap, sınav heyacanı yüzünden aklınıza bir türlü gelmemiştir bitiş zili çalana kadar. Ya da sınav kağıdında bir soruyu görmemişsinizdir. Soruyu görüp de altında ufakça yazan ve soruyu çözmenize yarayacak olan o ufak bilgiyi görmemişsinizdir. Belki de kağıdın en altında formülleri sıralamıştır hoca ama siz son dakikaya kadar onun farkına varmamışsınızdır. Ya da sınavdan önce nokta atışı yapıp belirli başlı konulara çalışmışsınızdır ve kumarda kaybedip bütün soruların çalışmadığınız yerden geldiği sınav kağıdını almışsınızdır.

Bu tip şeyler öğrencilik hayatında doğaldır. O an beyninizden kaynar sular dökülür, kendinize kızar ya da dövünürsünüz ama ilerleyen mezun yıllarınızda bunların hepsi size tatlı birer anı olarak kalacaktır.

Bu resmini yayınlamış ve Türkçe’ye çevirmiş olduğum sınav kağıdını bir anı olarak yaşamak istemezsiniz tahminen. Öğrenci, hocanın son sınavda sadece test olarak Doğru-Yanlış sorduğunu duymamış, duymadığı gibi girdiği sınavda soru kağıdını okuma gereksinimi bile duymamış olacak ki, A seçeneği Doğru, B seçeneği Yanlış olarak kodlanmış sınav kağıdının hepsini C  olarak işaretleyerek kendisine tek yönlü bir sınıfta kalma bileti kazanmış 🙂

ACI Moods of Fashion

DSC_4412

Moods gösterisi İzmir Amerikan Lisesinde gelenekselleşme yolunda bayağı bir yol katetmiş bir şovdur. Her sene farklı bir konu ve konseptte düzenlenen bu şov benim lise yıllarımda ilk kez bir yabancı öğretmen tarafından başlatılmıştı. Ne yazıkki şu anda adını hatırlayıp kendisini anamıyorum… İlk olarak 1999 ila 2001 yılları arasında düzenlendiğini düşündüğüm Moods gösterileri günümüze kadar gelmiştir. Gelmiştir netekim ben bu seneki moda konulu Moods of Fashion’a 16 Ekim gecesi bir arkadaşımın ekstra bileti sayesinde izledim.

Moods’un diğer okul gösterilerinden farkı, diğer gösteriler gibi sene sonunda değil sene başında yapılmasıdır. Bu yüzden her sene, bir sonraki öğretim döneminin başında sergilenmek üzere bir ekip oluşur, bir konu veya konsept belirlerler ve yaz tatiline kadar şovu ana hatları ile oturturlar. Okullar açıldığında yeniden provalara ağırlık verilir ve dersler iyice yoğunlaşmadan, okulun 4. veya 5. haftası şov sahneye konulur. Bu açıdan ilginçtir. Bu şovda müzik ve dans performansları ayrı ayrı yer alır. Öğrencilerden oluşan sunucular, her şovu birbirinden ilginç şekilde sunar, seyirciyi güldürür, barkovizyon ile kendi şovlarını hazırlarlar. Bu şovlara yetenekli müzisyen ve dansçı öğretmenlerde seve seve katılıp öğrencileriyle ayrı bir bağ oluşturur.

Gözünü sevdiğim lisem, hala 25 yaşına gelmeme rağmen “okulum” deyince aklıma ünivesitem yerine aklıma gelen ACI, İzmir Amerikan Kolejim, farkını ortaya koymuş. Biz mezunlar, her geçen sene okula giren öğrencilerin kalitesini her ne kadar beğenmesek de, ACI kendi kültürü ve eğitim anlayışı ile giren her öğrenciyi iyice yoğurup, sosyal, aktif, kendine güveni tam, kültürlü birer birey haline getirmeye devam ediyor.

Moods of Fashion’da da bunu yine gördüm. Sahnede sergilenen şovlar, bilmeyen biri için 15-17 yaş aralığında genç liselilerin yapabileceği bir iş olarak görülemez. Hepsinde inanılmaz bir emek, özveri ve profesyonelliğe yakın bir şov vardı. Kızlar ve erkekler hepsi şık kıyafetlerini çekmiş, hepsi birer manken, birer yıldız gibi yaşlarından hayli hayli olgun tavırlar sergileyerek görevlerini yerine getirmişler.

Bir yaşlı kurt olarak bana özel gözlemlere gelmek gerekirse, İzmir Amerikan’da hala güzel kızlar var, mezun vere vere tüketemedi 🙂 O özelliğini de kaybetmemiş. Yalnız dikkatimi çeken yeni neslin daha bi açık seçik giyinir olduğu olmuş. Ee bu medya ve magazin döneminde doğal karşılanacak birşey 🙂

Bizim zamanımızda şovun sunumu da İngilizce yapılırdı. Ancak bu sefer sunumlar Türkçeydi…

Okulun müzik grubu da biraz zayıf kalmış gibi. İyi bir gitarist ne yazıkki göremedim. Davulcu ve bassçıya söyleyecek lafım yok. Bizim zamanımızda rockçı gençlik daha aktifti, elini atsan bir iki tane gitarist bir iki tane baterist denk geliyordu 🙂

Okula girdiğim kapıyı tanıyamadım. Bizim o eski müzik odasını ve eski beden eğitimi ofisi ile soyunma odalarını yıkıp, oraya bu tür şovlarda girişi çıkışı kolaylaştırmak için asimetrik bir kapı yapmışlar. Güzel olmuş ama o plastik güvenlik kulubesi orada olmamış 🙂

Yeni Coop’ı, yani kantini, görünce hoşuma gitmedi. O derme çatma, kışın soğuk, plastik sandalyeli, salaş görünümünü özledim. Şimdi bistrolar ve deri koltuklar ile çok lüks geldi gözüme. Kumpir fırını nerede? Gözümden kaçmış 🙂

Auditorium hayvansı olmuş. Kırık koltuklardan eser yok. Milleti hoplatırdık o koltuklarda. Daha rahat koltuklar konmuş, ama hala dar 🙂 Ses sistemi klima sistemi on numara…

Kendimi çok yaşlanmış hissetim.İçimi ifade edilemez bir hüzün kapladı. Yaş-lan-dım!

Bir kaç eski hoca görürüm diye umut ediyordum ama bir elin parmaklarını geçmedi. Kimse kalmadı mı yaw?

Bizim zamanımızda “Hızlandırdınız” diye şikayet edilinen okul alkışı sanki daha da hızlanmış gibi. Kadriye Hanım gidince kontrolden çıkmış gibi sanki 🙂

Son sözüm Hail Alma Mater Fair…